Vizyon demekti…
Anadolu çocuklarını, 70’li-80’li yıllarda, hayal dahi edemeyecekleri başarılara inandırmak demekti.
Bugün çok büyük organizasyonların yapabildiği işleri 30 sene evvel başlatmak, bugünler için tohum atmak demekti.
***
Sağın edebiyatçılarını, şairlerini, yazarlarını etrafında toplamak, millî bir fikir çerçevesi oluşturabilmek demekti.
Ayhan Songar, Ahmet Kabaklı, Seyyid Ahmet Arvasi gibi birçok isimle Türkiye’nin en çok okunan gazetesini, aydınlık yarınlarını kurmak demekti.
***
Haber vermenin çok üstüne çıkıp, bir fikir neşriyatı olan bu gazeteyi; eğitimden uzak tutulmuş, evine kitap bile alamayan, aslını-neslini unutmaya yüz tutmuş, Anadolu’nun hor görülen insanlarına ulaştırmak demekti.
Onlar gazete almaya gidemiyorsa, çok büyük maliyetleri göze alarak, kapılarına kadar götürmek demekti.
***
Bu gazete vasıtasıyla, Anadolu insanına inancımızı, Peygamberimizi, Anadolu evliyalarını, Osmanlı sultanlarını hatırlatmak demekti.
Bir gazeteden beklenmeyen seviyede özgün ve yerli içerikle ansiklopediler neşretmek demekti.
***
O yıllarda, devlet eliyle desteklenen ve yaratılışı reddeden bilim dergilerinin karşısına İnsan ve Kâinat dergisini koymak, gerçekleri seslendirmek demekti.
30 küsur sene evvel, Türkiye Çocuk dergisiyle çocuklara “Sen Osmanlı evladısın. Senin ataların bak neler yaptı” demekti.
Şimdi onlarca örneği varken, 80’lerde tek başına, hem de sağın bakışıyla Tarih ve Medeniyet dergisi çıkarmak demekti.
***
Anadolu’dan yetişen akademisyenlere önem vermek, inançlı akademisyenleri desteklemek, herkesi üniversite okumaya, dil öğrenmeye teşvik etmek demekti.
İstanbul kulübü toplantılarıyla yıllar evvel fikir buluşmaları düzenlemek, entelektüelliği inançsızların elinden kurtarmaya çalışmak demekti.
Diğer inançtan bütün kesimlerle çok iyi ilişkiler kurmak, hor baktıkları muhafazakâr kesimle aynı masaya oturtmak demekti.
***

Girişimci ve ‘yenilikçi’ olmak demekti…
Tebeşirin ‘tozsuz’unu, internetin ‘zararlı içeriğe erişilemeyenini’ sunmak demekti.
Anadolu çocukları ziyan olmasın diye 25 sene evvel ‘mescidi bulunan’ okullar açmak, burada çocuklara değerler eğitimi vermek demekti.
Dinini ve ülkesini seven ahlaklı gençleri ‘iyi yetişmiş yöneticiler’ hâline getirmek, onlara istihdam açmak demekti.
***
Hep en son teknolojiyi kullanmak, teknolojiyi benimsemek, benimsetmek demekti.
Az uyumak, hangi saatte atarsanız atın, hemen mailinize cevap almak demekti.
Çıktığı gün, tüm genel müdürlerine “akıllı telefon kullanacaksınız” demekti.
Türkiye’de kimse adını bilmezken dünya devi markalarla görüşmek, iş kurmak, yatırım getirmek demekti.
100 bin çalışan hedefi koymak, iş-aş verme sevdası için zararı göze almak demekti.
Ranta savaş açmak, faizci enflasyonist düzene rağmen, yatırım peşinde olmak, açılıştan açılışa koşmak demekti.
Asya’dan 30 yıl evvel akupunktur getirmek, mal ticaretiyle Türkiye’yi Çin’le, Kore ile tanıştırmak demekti.
Bir gün yerli otomobil üretme hayaliyle adını kimsenin duymadığı G. Kore markasını araştırıp pazara sokmak, satış rekorları kırmak, dev ve tekel firmaların karşısına çıkmak, onlara rağmen fabrika temeli atmak demekti.

***
Yeri gelmişken…
Enver Ağabey demek, kesinlikle ‘yerli ve millî’ olmak demekti…
Toplumda talep gören yabancı ürünleri, ülkenin ürünü hâline getirmek demekti…
İlk yaygın yerli kola, ilk gerçek yerli TV, yerli temizlik robotu, yerli şofben, yerli su arıtma cihazı yapmak demekti.
Bugün devletin yapmaya çalıştığı, Türk halkının bilincini harekete geçiren yerli filmler ve dizileri kendi imkânlarıyla yapmak demekti.
***
Azerbaycan’da, Bosna’da, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, nerede mağdur bir Müslüman varsa sesini duyurmak, imkân dâhilinde imdadına koşmak demekti.
Dünyada izi silinen Türk eserlerini, İslam âlimlerinin kabirlerini bulmak, imar etmek demekti.
***

Siyasilerle güçlü bağ kurmak ve bunu inançlı Anadolu insanının lehine kullanmak demekti…
Muhafazakârlara yönelik ilk tatil köyünü yapmak, bunu 15 günlük devrelerle satıp düşük bütçeli ailelere tatil imkânı sağlamak demekti…
Banka kredisine bulaşmadan otomobil sahibi olmalarını sağlamak demekti…
Aşağılanan Anadolu insanını, daha 90’ların başında, Avrupa standartlarında, panjurlu, kapalı otoparklı, çift asansörlü sitelerde oturtmak demekti.
‘Köylü’ diye aşağılanan muhafazakârları, 80’lerde hayal ettiği ‘akıllı’ plazada çalıştırıp ‘eziklik’ psikolojisinden kurtarmak, her katına kocaman mescitler, abdesthaneler koymak demekti.

***
Cömertlik, şefkat, merhamet demekti…
‘Almak’ değil, ‘vermek’ demekti…
Elindeki imkân ve şartları zorlayarak, darda olanın yardımına koşmak,
İhtiyaç iş ise iş, aş ise aş, ev ise ev, araba ise araba vermek demekti.
***
Yaptığı işlerde hep en iyiyi hedeflemek, toplum yararına işler yapmak demekti…
Muhafazakârların sesi olmuş, tiraj rekoruna kimsenin ulaşamadığı gazete,
Türkiye’de sağın ilk özel televizyon kanalı,
Daha 90’larda sunulan İngilizce bültenler,
Türkiye’de kimsenin sahip olmadığı, dünya ajanslarıyla rekabet eden, Türkiye’nin sesini dünyaya duyuran İhlas Haber Ajansı,
Başta göz ameliyatları olmak üzere, çok büyük başarılara imza atmış Türkiye Hastanesi,
İlçelere, kasabalara, hatta köylere kadar uzanan pazarlama ağı,
Sanayi, medya, hizmet, gerçek vizyon ürünleri, birbirlerinin eksiklerini tamamlayan komple bir ticari sistem demekti…
***

Çalışanlarına patron değil; baba, ağabey, hoca demekti.
Öz güven, eğitim, ümit, cesaret, şefkat demekti…
Şirketin her noktasındaki çalışanın kolayca ulaşabildiği, hatta evinde ağırlanabildiği ‘mutlu eden’ patron demekti.
Çalışanlarına işten çok ‘sonsuz ahiret hayatlarını kurtarmaları için’ öğütler veren hoca demekti.
Şikâyetten, insanların birbirini çekiştirmesinden asla hoşlanmamak, dedikodulardan uzak durmak demekti.
“Ticarette insanların önce duasını alacaksınız” demekti.
***
Mekânın cennet olsun
Enver Ağabey.

HAYATININ MERKEZİNDE ÖNCE NAMAZ VARDI
Akrabası Erdoğan Abi anlatmıştı:
Enver Abi ile çocukluğumuz birlikte geçti. Kırklı  yılların Honaz’ı… Kıtlık yokluk var. Bizim gibi muhacirler için hayat daha zor ayrıca… Kardeşlik, paylaşma, yardımlaşma sayesinde kalabiliyorduk ayakta.
Biz Enver Abi ile akrandık, zamanımız birlikte geçerdi. Kaleleri kurar, top koştururduk sabahtan akşama. Ancak Enver Ağabey’i iki takım da almak istemez, çünkü biliriz ezan okununca bırakacak, camiye koşacak.
Nitekim ezan sesi gelir, bakarız uzaklaşıyor gizlice. ‘Sen nereye gidyon?’ diye önüne geçerdik, ‘Ya beş dakka n’olcek, kılıp geleceğim hemen.’
Muhacirler genellikle aynı mahallede otururlar. ‘A be ya’ sesleri çarpar kulağınıza. Mahallenin şirin bir camii vardır, tertemiz, misafir odası gibi bakımlıdır âdeta.
Enver Abi caminin gönüllü hademesi.
Bahçeyi sular, avluyu süpürür, ibrikleri doldurur, takunyaları sıralar. Tek tek silkeleyip havluları dizer askıya. (Muhacir camilerinin şadırvanlarında kenarları oyalı peşkirler olur ve bunlar lavanta ile ıtırlandırılır.)
Zaman zaman hoca efendi kamet okusun diye Enver Abi’ye işaret yapar. Sesi berrak ve pürüzsüzdür, cemaatin de hoşuna gider. Hoca efendinin Enver Abi’ye verilmiş bir sözü vardır, bir gün onu minareye çıkaracak ezan okutacaktır.
Ve sözünde de durur, Enver Ağabey soluk soluğa şerefeye çıkar, aşağıda insanlar ona bakıyorlar. Hoca efendi cebinden kösteklisini çıkarıp, “Tamam başla” manasında bir işaret çakar. İyi de nefesi göğsüne sığmıyordur, titriyordur heyecandan.
– Haydi be Enver oğlum, vakittir.
Sesi çıkmıyor ki, tıkanır kalır. Meğer mesele ilk tekbiri alıncaya kadarmış, ardı sular seller gibi gelir, avluyu çınlatır âdeta.
***
Zaman zaman dayıoğlu ile (Erdoğan Abi) bahçeye gider çardakta yatarlar. Ninesinin koyduğu azıkları yer, gülüşüp konuşurlar. Eğer bir kıpırtı hissederlerse teneke çalar, mantar patlatır, domuzları mahsulden uzak tutmaya çalışırlar.
Yağmurlu bir gün, zemin ıslak… Gün çoktan batmış, karanlık çökmüştür yamaca. Yolu yarılamışlardır ki Enver Abi, “Ben bi namazımı kılayım” der arkadaşına.
– Ya kılarız Enver, daa çok va yatsıya.
– Yok kılem de içim rahatlaya.
– Yerler ıslak, üstün çamur olcek sonna.
– Aha patika kuru, bi’ şeycik olmaz.
– Eee sen bilirsin ben gidiyom çardağa.
– Tamam git, ben de geliyom.
Karanlığın içinden bir adam gelmektedir, çakırkeyif türküler mırıldanmaktadır bağıra bağıra. Sonra durur bir sigara çıkarır, çakmağı çakar ‘Aa o da ne? İyi saatte olsunlar!’
Durmakla kaçmak arasında kararsızdır ki çocuk selam verir, ayağa kalkar.
– Korkma emmi, benim, ben.
– Namaz mı kılıyon sen?
– He ya…
– Burda, tenhada?
– Çardağa geldik de vakit geçmesin dedim; baktım bura kuru olunca…
– Kimin oğlusun sen bakem?
– Nazif’in.
– Nazif mi dedin? Demir yolcu Nazif… Muhacir Nazif? Tabii ya… Eh ona da böyle evlat yakışır. Biz ise bu yaşta… Tövbe estağfirullah. Encamımız hayrolur inşallah…
Adamcağız bu ibretlik görüntü karşısında alkolü bırakacak, hanımı da çok sevinecektir buna.
***
Kuleli’den arkadaşı Hekim Albay Faruk Koca anlatıyor:
Enver Bey derdik biz ona. Çünkü hem çalışkan, hem kibardı, okulun yıldızıydı âdeta. Tanışmak için fırsat kolluyordum. Bir izin günü vapurda karşılaştık. Vaniköy İskelesi’nde indik. Beraber yürüyoruz okula. Derslerden filan açtık, memleketlerimizi anlattık. Kuleli’ye yaklaşmıştık ki Kaptanpaşa Camii’nden ezan okunmaya başladı. Enver Ağabey hafifçe kulağıma eğildi. “Faruk bir şey söyleyeceğim sana”
– Buyur.
– Bugüne kadar hiçbir namazımı aksatmadım, hani hazır ezan okunmuşken diyorum. Seni bırakıp gitsem darılmazsın değil mi bana?
– Rahat ol, ben de kılacağım. Acelemiz yok, vaktimiz var nasıl olsa.
İki arkadaş abdest aldık, namazımızı kıldık. Çıktık, vazifesini yapmış insanların huzuru. Yosun kokusu, martı sesleri, balıkçı takaları… İstanbul sevilmez mi yaa.
O yıllarda Kuleli’nin müştemilatından birinci şube koğuşlarının sonunda hademe odası vardı. Yanında da mescit açtılar. Mektepte Afgan ve Arap talebeler de okuyordu, öyle bir talepleri olmuştu ihtimal.
Sonra büyük bir koğuş mescit hâline getirildi. Şadırvan da sağlandı ayrıca.
***
Çığlık çığlığa ilerleyen bir buharlı, bozkırı biçiyor âdeta… Ardında sıra sıra katarlar.
Şimendifer bir makas başında durup soluklanır. Ortalık ıpıssız, bildiğiniz sahra.
İki kuleli talebesi kondüktöre sorar: “Ne kadar buradayız amca?”
– Karşıdan gelecek motorluyu bekliyoruz, hemen de gelebilir, geç de kalabilir. Belli olmaz.
– Ya biz hemen şurada bi’ namazımızı kılsak…
– Siz bilirsiniz, yalnız motorlu geçer geçmez, kalkarım haberiniz ola. Sonra demedi demeyin bana!
Nasıl olsa rötar vardır denilen trenin vaktinde geleceği tutar. Üstelik büyük bir hızla geçer, kaybolur karanlıkta. Gençlerden biri imam olmuş, tane tane okumaktadır. Nasıl ama, tadını çıkara çıkara. Keskin bir kondüktör düdüğü, nefes boşaltan ihtiyar lokomotif, bacada pat patlanan dumanlar, ufak ufak salınan istim, yükselen buhar, gerilen pistonlar.
Tren kıpırdamış olmalıdır, hemzemin geçitte çın çın kampana. Gençler ağır ağır tadil-i erkânla kılmaktadırlar hâlâ. Tekerlekler ayan beyan döner onlar daha tehiyatta. Birkaç yolcu panik yapar “Kondüktör bey çocuklar kaldı!”
– Ben söylemiştim onlara!
– Tren hızlanmaya başlamıştır ki; koşar, son vagonu yakalarlar.
Bir yaşlı çıkışır, “Ya kaçırsaydınız?”
– Kaçarsa kaçar, ölüm yok ya ucunda.
– Oğlum gece vakti ne yaparsınız şu kör karanlıkta…
– Rahat ol be amcam, Allah büyüktür meraklanma.
***
Bir gün arkadaşı Faruk Koca “Pazar günü öğleden sonraları Beylerbeyi Camii’ne bir vaiz geliyor” der, “müthiş bir hatip, dinle beğeneceksin mutlaka!
– İyi gideyim o zaman.
O gün camiye gider. Yaşlının birine sorar.
– Filan hoca vaaz verecek mi acaba?
– Her hafta gelir ama bugün mevlidimiz olunca…
– Olsun… der oturup mevlit dinleyeyim o zaman.
Hafızlar yanık bir seda ile okurlar. Büker boynunu, oturur bir kuytuya. O sıra yeni kaybettiği babasını hatırlar, “Ya Rabbi babamı da mağfiret eyle, taksiratını bağışla.”
Gözünden yaşlar akar, hatta hıçkırır bir ara.
Orta yaşlı bir kadın şefkatle bakmaktadır ona. 14-15 yaşında bir çocuk, tam neşe dolacağı çağlarda. Bir sıkıntısı mı vardır acaba?
Cemaat dağılırken kapıda karşılaşırlar, o hanım yaka numarasını alıverir o arada; 1034… Bunu unutmayacaktır, İmam-ı Rabbani hazretlerinin dârü’l-bekaya yürüdüğü yıldır zira.
Beyi Kuleli’de kimya muallimidir, bir konuştursun bakalım, eğer çözülebilecek bir derdi varsa.
İşte o günden sonra Hocası Hüseyin Hilmi Işık, Denizlili yetim Enver’e babalık yapar.
Muhabbetleri katlanarak artacak, yıllar sonra kızını verecektir hatta.

***
1960, İstanbul.
Darbeler ihtilaller…
Enver Ağabey sivile geçmiş, Fen Fakültesinde okumaktadır.
Bankalar Caddesi’nde bir eczanede çalışıp harçlığını çıkarmaktadır ayrıca.
Zaten sevimli ve yakışıklı bir gençtir, çabucak müşteri tutar. Ortalığı siler süpürür, camları parlatır, kolileri indirir, rafları yerleştirir. Herkesle dost olur. “Kepek için kükürtlü sabun denedin mi” filan derken ciroyu da kabartır ayrıca. Şunu tart, bunu ez derken iyi de bir kalfa olur zamanla. Geceleri üst katta kalmaktadır, tavan arasında. Bedava bekçilik de yapmaktadır mekâna. Ah bir de vakit olsa, şöyle gömülse kitaplarına.
Yorucu geçen bir günün ardından (ki yemek molası bile verememiştir), yukarı çıkmış seccadesini sermiştir ki patronu görür.
– Ne o?
– Hiiç, namazımı kılacağım da.
– Bir daha burada namaz kılmak yok tamam mı?
– İşimi aksatmıyorum ki ama?
– Ben anlamam. Ya namaz ya iş!
Enver Abi bir saniye tereddüt etmez:
– Namaz!
Gider eşyalarını toplamaya başlar.
***
Enver Ağabey Kuleli yıllarından beri kendine babalık yapan Kimya Hocasını bulur.
“Allah var gam yok” der rahatlatan bir üslupla, “Yarın seninle Eminönü’nde buluşalım, birkaç adres dolaşalım. Elbet bir kapı açar Mevla.”
Kendileri de eczacıdır zira.
Enver Abi’yi alır Şark Ecza deposuna götürür. Kemaleddin Atabay ve Derman Bey eski arkadaşlarıdır, hasretle kucaklaşırlar.
“Hoş geldin Hilmi Abi, özletiyorsun ya!”
– Bakın benim bir talebem var, evladım gibidir, iş bakıyoruz ona.
– Hayret, biz de bugün eleman almak için gazetelere ilan vermiştik iyi mi? Eczacılıktan anlar mı biraz?
– Zaten eczanede çalışıyordu, siz bir imtihan yapın yine de. İşinize geliyorsa.
Bir kâğıda üç beş ilaç yazar (tabii ki doktor yazısıyla) al gel derler bunları raftan. Enver Ağabey hiç zorlanmadan ilaçları toplar tık tık tık koyar masaya.
– Ooo süper, yarın gel başla. Bu arada işini açıklayayım. Hafta içi her gün sabah sekizde burada oluyorsun. Dokuza doğru eczaneleri gezip rafları kontrol edeceksin. Eksikleri bildirecek, faturalarını keseceksin. Kolay iş, zorlanacağını sanmam. Öğleden sonra serbestsin, gezer misin dersine mi çalışırsın, paşa keyfin ne istiyorsa. Sigortanı da yapıyoruz. Başlangıç için 250 lira veriyorum, bilahare artırırız.
Vakit mi arıyordun, al sana vakit. Para desen iki misli, sigorta da caba!
(O sigorta vesilesiyle 38 yaşında emekli olacaktır daha sonra.)
**
Yıl 1962.
Enver Ağabey Fen Fakültesini bitirir. Askerliğini yedek subay olarak Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesinde yapar.
O gün araştırma gemisi demir alacak, açılacaktır Marmara’ya. Enver Ağabey erkenden gelir, kamarasına yerleşir. Namaz vaktine daha var. Şöyle ranzasına uzanır, gözleri dalar. Aklında bir soru, seferilik başladı mı acaba?
Rüyasında Hilmi Bey’in evindedirler. Fatih Müstakimzade Sokak’ta.
– Efendim biz seferi oluyor muyuz, olmuyor muyuz?
– Getirin efendim şuradan Kuduri şerhini bakalım.
Açarlar 81. sayfayı… Dipnotta yazmaktadır açıkça.
Aylar sonra dönüşlerinde ziyarete gelir, aynı şeyi sorar.
– Getirin efendim şuradan Kuduri şerhini bakalım. Açarlar 81. sayfanın dipnotların arasında.
– Efendim inanın ben bunu rüyamda…
– Buna ihlas derler kardeşim, namazını dert edenler yaşayabilir anca.
***
Amirleri Enver Abi’den çok memnun kalırlar, ver işi unut, yapacaktır nasıl olsa. Temiz, tertipli disiplinli çakı bir subay. Teskere vakti gelince bırakmaz, “Sen Bahriye’de kal” derler ısrarla.
İş yeri Çubuklu’dadır, hemen evinin yakınında. Servis de vardır ayrıca. Maaş desen 1.600 lira. Hiç de fena sayılmaz o yıllarda.
Fen Fakültesi ise asistan olarak beklemektedir. Masası hazırdır kenarda. Yolu uzak, maaşı düşüktür. Sadece 450 lira.
Yine hocasıyla istişare eder:
– Efendim Seyir Hidrografi Dairesinden iş teklifinde bulundular. Yerleri yakın, ücret tatminkâr. Fen Fakültesinden de bekliyorlar ayrıca.
Hilmi Bey tek şey sorar.
– Namazını hangisinde rahat kılabilirsin?
– Fakültede…
– O zaman oraya!
1.600 lirayı iter, yarısının yarısına fakültede başlar. Ama bakın Allah’ın işine ki, bir süre sonra kazancı 2.000’i de aşar. Üstelik onu doktora için NATO bursu ile İtalya’ya yollarlar.
***
Yıl 1966, Napoli…
Enver Abi biyolojiyi çok sever, sabahlara kadar laboratuvardan çıkmaz. Bir gün arkadaşları: “Yeter artık” derler, “İncelemedik tek hücreli bırakmadın deryada. Kalk biraz gezelim de gözün gönlün açılsın”
Alır götürürler bir balık lokantasına.
Enver Abi huzursuzdur. İki de bir saatine bakar. Ah akşam namazını bir kılabilse, yatsı kolay.
– N’en var kardeşim, hava karardı sen de karardın. Söyle yardımcı olalım, bir derdin varsa?
– Yok bi’ şey.
Bir ara kalkar, garsona sorar:
– Tuvalet nerede?
Girer, oo geniş mekân, kapıyı kilitler. Hızla abdestini alır, yere naylon yayar, namazını kılar.
Bir gelir ki neşe içinde… Arkadaşlarını kahkahalara boğar. Biri işaret diliyle sorar, “Ne oldu buna yaa?”
Öbürü ellerini kulaklarına götürür…
– Haa o mesele, anladım tamam.

SABAH ERKEN KALKIYORMUŞSUN, MECBUR MUSUN?
Napoli’deki enstitü dünya çapındadır. Her ülkeden doktora yapanlar. Türkleri toplar, bir odaya koyarlar. Balkonlu, manzaralı rahat bir mekân… Enver Abi sabahları erkenden kalkar, parmaklarının ucuna basa basa yürür lavaboya. Mümkün mertebe sessiz olmaya çalışarak abdestini alır. Ne kadar dikkat etse de musluk şırıldar. Oda arkadaşları görünüşte ses çıkarmazlar.
***
O gün mikroskop başında çalışırken hademe belirir, gelmesini işaret eder. Enstitü direktörünün kapısını çalarlar.
– Beni istemişsiniz efendim.
– Hoş geldin, otur lütfen… Bak uzatmadan gireceğim mevzuya. Sizden şikâyet var.
– Ne gibi?
Elindeki kâğıttan okur:
– Mr. Ören sabah çok erken kalkıyormuşsun. Musluk, su sesi… Özetlersek arkadaşların rahatsız oluyorlar. (Biraz durur) Sence ne yapmam lazım, söyle bana.
– Namazımı terk edemem. Yurt, pansiyon bir yer bakacağım artık.
– Bak, benzer bir şikâyet daha var. Bir Yahudi öğrenci de aynı vakitlerde kalkıp Tevrat okuyormuş. Hani diyorum… İkinizi aynı odaya…
– Bence mahzuru yok, namazımı rahat kılayım da.
***
Dündar Batık anlatmıştı:
Babam Boğaz’da bir caminin imamıydı, evimiz de aynı sokakta. Yatsı namazına ya beş, ya on dakika var. Nasıl soğuk bir hava, kar bora fırtına… Birden bir araba girdi sokağa. Enver Abi’yle şoförü liseli gençler gibi koşturdular musluklara. Kollarını indiremeden, pabuçlarını giyemeden camiye girdiler, saf tuttular.
Meğer Tarabya Oteli’nde bir toplantıları varmış, devlet adamları filan. Ancak fırsat bulmuşlar namaza.
Babam rahmetli “Patronunun kıymetini bil” dedi, “Ha bu adam, adamdır da!”
***
Enver Ağabey, namaz uğruna çektiği sıkıntılardan olsa gerek, ilk önce namaz yerini ayarlardı, İhlas şirketlerinin taşındığı her mekânda. Cağaloğlu’nda bir kat yekpare mescitti, bina dar ve sıkışıktı oysa.
Kılan kılar, kılmayan kılmaz. Ama mescit vardır mutlaka… Dost sohbetlerinde Abdülhakim Arvasi hazretlerinin sözünü aktarırdı üstüne basa basa: “Namaz namaz aman namaz. Nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz!”

DENİZLİ’DEN İSTANBUL’A UZANAN KUTLU YOL…
Enver Ören Ağabey, 10 Şubat 1939’da Denizli-Honaz’da doğdu. Çevrede çok sevilen ve sayılan Nazif Efendi ve Melike Hanım’ın oğludur. Dört yaşındayken ailesi Denizli’ye yerleşti. İlk ve ortaokulu burada bitirdi. Ortaokuldan mezun olduğu 1953 senesinde babasını kaybetti…
Enver Ören, ortaokuldan sonra, ailesinin maddi yükünü biraz olsun hafifletebilmek için İstanbul’daki Kuleli Askerî Lisesine girdi. Ağırbaşlılığı, nezâketi, arkadaşları arasında iyi geçimiyle tanınarak hocaları tarafından çok sevilip takdir edildi. Her zaman, bu okulda tanıdığı kimya hocasının, annesinin ve babasının nasihatlerini düşünür ve iyi insan olmak idealiyle yanardı. Kuleli Askerî Lisesini 1956 yılında bitirdikten sonra sivil hayata geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesine girerek 1961 yılında Zooloji-Botanik Bölümünden mezun oldu ve askere gitti. Dönüşünde İstanbul Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Yetişmesinde büyük emeği geçmiş olan Kuleli Askerî Lisesindeki kimya hocası ve zamanımızın büyük İslâm âlimi Hüseyin Hilmi Işık Efendinin kerimeleri Dilvin Hanımefendi ile 12 Eylül 1968’de evlendi.
Enver Ören, sevdikleri ile istişare ettikten sonra, 1970 yılında üniversiteden ayrıldı. Yıkıcılığa, bölücülüğe, komünizme, millet ve tarih düşmanlarına karşı yayın yoluyla hizmet vermek kararı ile gazeteciliğe başladı. Önce Hakikat sonra Türkiye ismiyle çıkarttığı gazetenin, başlattığı neşriyatını uzun yıllar sıkıntılar içinde devâm ettirdi. Kısa zamanda kurduğu şirketleri büyüterek sonunda İhlas Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı oldu. Memlekete uzun yıllar hizmet ettikten sonra, 22 Şubat 2013’te vefat etti… Nur içinde yatsın. Cenabıhak derecesini ali eylesin…

ENVER AĞABEY’DEN ALTIN NASİHATLER
>>  Müslüman demek, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir.
>>  Kim Allah içinse, Allah da onun içindir!..
>>  Büyükler, kalplerin casusudur…
>>  Dünya servet ve şöhrettir. Servet ve şöhret de kimseye kalmaz. / “Küllü şey’in fan.” (Her şey fânîdir.)
>>  Haram yiyen adamdan ne kerâmet beklenir!..
>>  Parayı sevmiyorum, parayı seveni de sevmiyorum.
>>  Yaptığınız bir işten dolayı gönlünüz rahat değilse, o iş birilerine sıkıntı verir.
>>  Güneşin doğması, batışının habercisi /  Doğmak ise ölümün habercisidir.
>>  Büyüklerimizin yolu okumak ve okutmaktır.
>>  Hizmet etmek için üç şart vardır; güler yüzlü-tatlı dilli olmak, cömertlik, tam ihlaslı olmak.
>>  Bir dava, eğer millet sahip çıkarsa yürür ve büyür.
>>  Aciz insan kibirli olur. Maiyetine kibirli davranan zayıf insandır, boş insandır.
>>  En bahtsız insan, yanlışa doğru diye sarılan insandır. Ondan daha bahtsızı ise doğruya, yanlış diye saldıran insandır.
>>  Hayırda israf yoktur. İsrafta hayır yoktur.
>>  Cömertlik, varken vermek değil, yokken vermektir.
>>  Edepten mahrum bırakılan kimse, bütün hayırlardan mahrum bırakılmış olur.
>>  Gayesi belli olan huzurludur. Belli olmayan huzursuzdur.
>>  İyilerin arasında bulunmak en iyi iştir. Kötülerin arasında bulunmak en kötü iştir.
>>  Nerede bir ihtilaf, sıkıntı varsa, İslam’a uymamaktandır.
>>  Gıybet kanser gibidir…

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından Suriye’nin Afrin bölgesinde gerçekleştirilen Zeytin Dalı Harekatı’nda görevli askerlere Sinop’taki vatanseverler enerji desteğinde bulundu. Çoğu pazarcı esnafı olan grup, kendileri ve çevrelerindeki vatandaşların katkılarıyla temin ettikleri kavrulmuş fındıkları, Mehmetçiğe ikramda bulunmak üzere bölgeye gönderdi. 150’şer gramlık paketlerden oluşan ve yaklaşık bin 800 askere dağıtılması planlanan 15 koli fındığın yanında, her kolinin içerisine Mehmetçiğe verilmek üzere birer de mektup konuldu. Mektupta Mehmetçiğin üstlendiği kutsal göreve vurgu yapılarak, Türk milletinin ve Sinop halkının Mehmetçiğe minnettarlığından bahsedildi.
Üzerine Türk bayrağı örtülen paketler önünde grup adına açıklama yapan Adnan Karakaya, her bir fındık tanesinin bölücülere birer mermi olmasını dilediklerini söyledi. Karakaya, yüce Türk ordusunun kesinlikle herhangi bir katkıya ihtiyacı olmadığını, ancak Anadolu insanının ordusuna olan hassasiyeti ve sevgisini her daim göstermek istediğini dile getirdi. Adnan Karakaya, “Bu sadece bir hediyeleşme. Biz Mehmetçiğe hediye gönderiyoruz, yardım değil. Her bir kolinin içerisine kendilerine de birer mektup gönderdik. Hepsinin alınlarından ve gözlerinden öpüyoruz ve üstün başarılar diliyoruz. Bu fındıkların her biri birer mermi olur inşallah. Bu konuda bize yardımcı olan ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” dedi.
Daha sonra hazırlanan fındık kolileri, yapılan dua ardından Kilis’teki sınır karakoluna ulaştırılmak üzere kargoya verildi.

Yakın Doğu Üniversitesi, Yakın Doğu Enstitüsü tarafından yürütülecek olan “Siyasi Seçilmişler Gözüyle Sözlü Tarih Projesi” hayata geçirileceği duyuruldu.1960 yılından itibaren örgütlü politik yapılanma içinde Kıbrıs Türk toplumunu temsil eden ve hayatta bulunan tüm siyasi seçilmişler ile gerçekleştirilecek mülakatlara ve bu mülakatların dönem ve konu bazında irdelenmesine ve tartışılmasına dayanan proje, ülke siyasi tarihine ışık tutacak.

Arşivlerde yapılan sistemli bilimsel ön çalışmaların ardından hayata geçirilmeye başlanan proje, geniş kapsamı bakımından KKTC’de bir ilk olma niteliği de taşıyor. Yakın Doğu Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Umut Koldaş yürütücülüğünde Yakın Doğu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında gerçekleştirilecek projenin bir yıl içerisinde tamamlanması ve sonuçlarının tüm toplum kesimleri ile paylaşılması hedefleniyor.

“KKTC’nin tarihi ilk el kaynaklara dayanılarak öğrenilecek”

Projeyle ilgili açıklamalarda bulunan Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç. Dr. İrfan S. Günsel, YDÜ Yakın Doğu Enstitüsü tarafından yürütülecek Siyasi Seçilmişler Gözüyle Sözlü Tarih Projesi’nin, Kıbrıs Türk siyasi tarihini doğru ve ilk el kaynaklara dayanarak öğrenmek isteyenler için çok önemli bir veri tabanı oluşturacağının altını çizerek, ” Üniversitemiz yerel ve evrensel ihtiyaçlar çerçevesinde insanlığın ve diğer canlılar ile paylaşılan çevrenin standartlarını yükseltmek ve sürdürebilir kılmak için, nitelikli bilim üretimini artıracak araştırmalar kurgulamak, yapmak, yönetmek ve desteklemek misyonu çerçevesinde bilimsel araştırmaya büyük önem veriyor. Nitekim bilimsel proje ve yayınlara sağlanan desteklerle her geçen yıl daha büyük hedeflere ulaşıyoruz. Bu vizyon ve yaklaşımın yeni bir ürünü olan Siyasi Seçilmişler Gözüyle Sözlü Tarih Projesi’ni Yakın Doğu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında geliştirilip destekleniyor. Proje KKTC’nin yakın siyasi geçmişine ışık tutarak sözlü tarih alanında büyük katkı sağlayacaktır. Böylece proje kapsamında sağlanacak bilgi ve bulguların toplumun tüm kesimleri ile en etkin şekilde paylaşılacaktır. Tüm bunların yanı sıra bir diğer temel misyonumuz ise, toplumların gelişimine katkı sağlamaktır. Dolayısıyla kapsamı ve niteliği bakımından alanında bir ilk olma özelliği taşıyan projemiz, ülkede yaşanan sorunları da mercek altına alarak bu doğrultuda üretilecek olan politikalara bilimsel bir yaklaşım getirilmesine yardımcı olacaktır” ifadelerinde bulundu.

 

 

“Kıbrıs siyasi tarihine ışık tutacak”

Yakın Doğu Enstitüsü Müdürü ve Proje Yöneticisi Doç. Dr. Umut Koldaş ise projeyle birlikte bir yandan Kıbrıs siyasi tarihine ışık tutulurken, diğer yandan da geleceğe yönelik atılacak adımlarda yeni neslin yolunun aydınlatacağını ifade ederek ” Geleceğe yönelik atılacak adımlarda, sağlıklı kararların verebilmesi için geçmişte yapılmış doğrular ve hatalar sistematik bir şekilde değerlendirilmelidir. Bu bağlamda hazırladığımız projemiz, icraatlarıyla Kıbrıs Türk siyasi tarihini yazma sürecinde halklarının desteğine ve seçimine mazhar olmuş değerli seçilmişlerimizin deneyimlerini, yaşanmışlıklarını, anılarını, icraatlarını ve geleceğe yönelik önerilerini bilimsel yöntemler ışığında sistematik bir şekilde irdeleyip gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlıyor. Yakın Doğu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında finanse edilen bu proje, ilgili tüm kurum, kuruluş ve bireylerle eşgüdüm içinde yürütülecek. Sözlü tarih yöntem ve kuramlarına dayanılarak disiplinlerarası bir düşünsel yaklaşımla hayata geçirilecek proje; siyasal bilimler, iletişim bilimleri, uluslararası ilişkiler ve tarih konusunda uzman olan öğretim üyelerinden, araştırmacı ve teknik elemanlardan oluşan bir ekip tarafından gerçekleştirilecek ve bir yıl içinde tamamlanacak. Bu projenin özelde Kıbrıs Türk, genelde ise Kıbrıs’ın ve Akdeniz’in siyasi tarihine önemli bir katkı sağlayacağına ve gelecekle ilgili sistematik izdüşüm çalışmalarında bir başucu ve atıf kaynağı olacağına inanıyoruz” dedi.

 

Batuhan Yaşar’ın “Afrin’e girmenize gerek kalmadı” operasyonu!..” başlıklı yazısının tamamı ise şöyle:

“Suriye’de neler oluyor?
Satranç hamleleri çok zekice.
3-4 adım sonrasını göremezseniz sahada uzun soluklu olamazsınız.
Kimin eli kimin cebinde belli değil.
Birbiri ile düşman görünenlerin sahadaki iş birliği mide bulandırıcı…
Birkaç gündür gelişen olaylar Türkiye’yi durdurmaya, Zeytin Dalı Harekâtı’nı bitirmeye yönelik.
Oyun büyük:
“Afrin’i Suriye rejimine devrediyoruz”

15 TEMMUZ SONRASI TEHDİT ALGISI NİYE DEĞİŞTİ?
Biraz geriye gidelim…
Gezi, hatta Ergenekon dalgaları ile başlatılan operasyonlar, 17-25 Aralık, şehir savaşları, MİT tırları ve son olarak 15 Temmuz’la taçlandırılmak istendi.
Ama 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin gözünü açtı.
Perdenin arkasını gördü.
Türkiye, geleneksel tehdit algılarını değiştirdi, güncelledi.
Güvenlik birimlerinde FETÖ temizliği yapıldı, restorasyon ve millîleşme yolunda önemli adımlar atıldı.
“Yeni güvenlik ve tehdit konsepti” uygulamaya konuldu.
Şimdilerde bu yeni kodlara göre hareket ediyor.
“Geleneksel müttefiklik ilişkilerinin” adım adım kendisini bölmeye, parçalamaya götürdüğünü gördü, anladı

‘TERÖRÜ KAYNAĞINDA YOK ET’ STRATEJİSİ
15 Temmuz’un ardından bir başka önemli karar daha alındı…
Sınır dışından gelen terör tehdidi kaynağında yok edilmeye başlandı:
– Kuzey Irak Zap-Hakurk-Haftanin hattının kontrol altına alınması
– Fırat Kalkanı Harekâtı
– İdlip’te Gözlem Noktaları oluşturulması
– Zeytin Dalı Harekâtı
Türkiye yoluna bu şekilde devam edecek.
Artık Fırat’ın doğusu-batısı, Kuzey Irak veya Kandil ayrımı yapılmıyor.
Terör nereden geliyorsa kaynağına kadar iniliyor ve inilecek.

PKK’NIN YENİ “KANDİL” ADIMI
PKK’nın Kandil’i Suriye’ye taşıma stratejisine büyük darbe indirildi.
Suriye harekâtları (Afrin-İdlip-Fırat Kalkanı) bu minvalde değerlendirilebilir.
Devamı da gelecek…
Türkiye Kandil’e alternatif üs oluşturma adımını gördü ve harekete geçti.
Konjonktürel gelişmelere takılmadan yoluna devam ediyor.

AMAN PKK/YPG DAHA FAZLA KAN KAYBETMESİN
Zeytin Dalı Harekâtı’nda 1 ayı geride bıraktık.
Harekât planlandığı şekilde icra ediliyor.
Strateji değişmedi.
PKK/YPG’nin alanda sıkıştırıldığını Suriye’deki oyun kurucuların hepsi gördü.
1.780 PKK/YPG ve DEAŞ teröristi etkisiz hâle getirilince de paniklediler.
PKK/YPG’yi maşa olarak kullanan aktörler, terör örgütünün daha fazla erimemesi için harekete geçti
Yeni taktik hamleler uygulamaya konuldu…

ÜÇ ÖNEMLİ ADIM
Kirli pazarlık hemen sonuç verdi.
1- İlk iş olarak PKK/YPG bayrakları indirildi yerine Suriye rejimi bayrakları çekildi.
1- Kobani ve Menbiç’ten sivil kıyafetli PKK/YPG’li teröristler Afrin’e gönderildi.
2- Ardından İran ve Hizbullah yanlısı milisler bölgeye giriş yaptı.
Lübnan’daki Reuters bürosu da “PKK/YPG, Afrin’i Esad’a teslim ediyor” başlıklı haberler geçmeye başladı.

BİZ BİTİRDİK İŞİ, SEN RAHAT OL
Hatta Rejim çoktan kaymakamı bile atamıştı.
Afrin, Suriye rejimine devredilmiş ve Zeytin Dalı Harekâtı’na gerek kalmamıştı.
Sırada uluslararası kamuoyunun yönlendirilmesi işi vardı.
Türkiye’ye “harekâtı durdur” baskıları yapılmaya, kurgulanmış görüntüler yayınlanmaya başladı.
PR çalışması 3 gün devam etti.
Ankara’ya önemli adamlar geldi gitti.

GERİ ADIM ATMADI, VİTES BÜYÜTTÜ
Türkiye bu oyunların, operasyonların hepsini bir bir savuşturdu.
En üst perdeden, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından geri adım yok mesajları verildi.
Kara ve hava operasyonlarına ivme kazandırıldı.
Afrin’in kuşatılması işlemine geçildi.
F-16’lar Afrin’i Halep’e bağlayan yolu vurdu ve geçilmez hâle getirdi.
Gerekirse yine vuracak.
Yeri gelmişken söyleyelim;
– Şam’ın Rusya dışında askerî gücü yok ki Afrin’e göndersin.
Başkentten dışarı kafalarını bile çıkartamıyorlar.
Türkiye’nin Rusya ve İran’la konsensüsü devam ediyor.
Suriye rejimi Rusya ve İran’ı Türkiye’ye karşı kışkırtmayı sürdürüyor.
ABD ise Türkiye’nin sahadaki gücünü ve başarısını bu kez daha iyi gördü…”  

Tokatta ne yenir? Tokat lezzetleri nelerdir? Zengin bir sofra kültürüne sahip olan Tokat ilimizin meşhur yemekleri nelerdir? Tokat’ın meşhur yiyecekleri neler, Tokatta ne yenir? İşte Tokat’ın lezzetlerini ele aldığımız detaylı haberimiz… Cümlelerle anlatılamaz lezzetler bütünü… Eşsiz tabiat güzelliğini, tarihini, coğrafyasını, kültürünü yansıtan; birçok tarihî figüre, sanatçıya ve gezgine yüzyıllar boyunca ilham veren şehir… Yolumuz bu hafta Tokat’a düştü. Hiç şüphesiz Tokat, Anadolu’nun en özgün ve lezzetli mutfaklarından biri. Bunu da Yeşilırmak ile Kelkit havzalarının bereketli toprakları üzerinde kurulmuş olmasına ve 6 bin yıllık tarihî boyunca hem ticaret hem kültür merkezi olmasına borçlu.

Dünyaca ünlü bağ yaprağı, baş döndüren armutları, yüz akı kirazı, müthiş lezzetli mahlep, tadı özgün, kokusu mis yerli kazova domatesi, sağlıklı ve doğal kuşburnu. Dünyanın en kaliteli cevizi, dünyada örneği olmayan narince üzümü, yok denecek kadar ince zarlı benzersiz biberi, mercimek ve yarması… Daha sayamadığımız pek çok ürünüyle Tokat, âdeta cennet. Ayrıca Herek ve Karakaya gibi lezzetini korumayı başarmış özgün küçükbaş hayvan ırklarına da sahip.

Anadolu’nun birçok yöresinde bulunan yemeklerin dışında orijinal lezzetleri var: Bacaklı Çorba, Bütün Çorba, Düğü Çorbası, Helle Çorbası, Alaca Patlıcan, Dolma İçi, Çemenli, Pehlili Pilav, Düğü Tavası, Ferfene, Etli Pırasa Sarması, Ispanaklı Mıhlama, Patlıcan Turşulu, Sohta Cörme, Hıçın, Tımbıl, Nivik, Çakır Pilav, Üzümlü Pilav, Tis Böreği, Gelmiş, Cıstıl, Dene Hasuda, Erik Çiri, Kesme Yufka, Kavlak Börek, Yaş Börek, Güdül, Sini Çevirme.

Kebapların en görkemlisi, hazırlanmasından sunulmasına kadar tam bir başyapıt olan Tokat Kebabı; etlisi, baklalısı ve eriklisiyle çeşitli yaprak sarmaları, Bat, Çalma Pekmez, Çemen, Köme, pişirilmeden yenilebilen Bez Sucuk… Saymakla bitmiyor. Kentin mutfağı, Tokat evlerinin şekillenmesinde de önemli rol oynamış. Neredeyse tüm eski evlerde konserve, salça, peynir ve yaprak gibi ürünler için “Kiler” bulunur.
Tokat’ın mutfak anlamında en önemli isimlerinin başında şüphesiz Hasan Erdem gelir. Saklı Bahçe ile kalıcı bir değer oluşturan Ender Gürdere; yöreye bir ömür adayan Namık Koplu ve kahvaltı kültürüne yeni bir soluk getiren diş doktoru Necla Peri de dikkat çeken isimler… Şüphesiz ki Tokat’tan bir dünya markası çıkaran Diren ailesi ve DİMES unutulmaz, unutulamaz. Buraya kadar her şey şahane fakat birkaç kurum ya da kişinin gayreti yeterli değil. Korkarım ki yöneticiler, yavaş yavaş yok olan bu muhteşem gastronomi zenginliğinin farkında değil. Tokat bulunduğu konum, elindeki varlıklarla düşünüldüğünde ne yazık ki hak ettiği yerde değil. Yapılması gereken; bilhassa yöneticiler için farkında olmak ve doğru adımlar atmak. Hepsi bu.

ALMADAN DÖNME
Bez Sucuk, Çalma Pekmez,
Cevizli Çörek, Narince
Yaprak, Kuşburnu,
Çemen, Tokat Yazması.

NEREDE YENİR
Tokat Kebabı: Saklı Bahçe, İşeri Petrol, Ata Ocağı
Cevizli Çörek ve Yağlı: Çökeleğin Oğlu
Çökelekli Katmer: Saklı Bahçe

BAT
Malzemeler:
1 su bardağı yeşil mercimek
1 çorba kaşığı domates salçası
2 adet kabuğu soyulmamış çekirdekleri alınarak küp doğranmış domates
1 çay bardağı iri dövülmüş ceviz
4 dal ince doğranmış yeşil soğan
6 dal ince doğranmış dereotu
1 çorba kaşığı kuru reyhan veya 4 dal ince doğranmış taze reyhan
1 çay kaşığı pul biber
Tuz
Salamura asma yaprağı 200 g

Yapılışı
Yeşil mercimek, 4 su bardağı su ve tuz ile pişirilir (çok yumuşamasına izin vermeyiniz). Soğumaya bırakılır (suyu süzülmeden). Soğumuş olan sulu mercimeğimize salça ilave edilerek karıştırılır. Ardından kalan bütün malzemeler sulu karışımımıza çiğ olarak eklenir ve salamura asma yaprağı eşliğinde servis edilir.

EKTİ BİÇTİ PİŞİRDİ
Tijen Ziyal 1963 Ankara doğumlu. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu. Evli, üç evlat sahibi. Klasik bir anne. 2001-2003 yılları arasında çalışma hayatına başlıyor. Batik firması Genel Müdürlüğü görevinde, kurumsal kimlik ve mağazacılık sektörünün ilk temellerini atıyor. O yıllarda Hong Kong Trade Center’a katılan ilk ve tek Türk firması unvanı ile yurda başarı getiriyor. Aslında buraya kadar Tijen Ziyal, ilgimizin dışında ama tüketmek üzerine kurulu bir hayat yerine ülkemiz için üretmeyi, iz bırakmayı seçince radarımıza girdi. Bu çerçevede ilk adımını, 2013’te dünyada global mevsim değişiklikleri ve tarımla etkileşimini izlemek ile atıyor.

Bitkilerin gücü keşfedince Türkiye’nin bütün Avrupa ülkelerinden daha fazla bir biyoçeşitlilik sahip olduğunu öğrenmiş. Tıbbi bitkileri tanımak ve onlardan sağlık amaçlı yararlanmak konusunda atalarımızın hassasiyetinin farkına varmış. Konuya dair kişi ve kurumları harekete davet etmek düşüncesiyle işe koyulmuş.

Beyaz dut meyvesi içindeki saf şifayı paylaşmak amacıyla başladığı serüveninde tarım sektöründe ülkemizin kalkınması adına öncü görevi üstlenmiş. “Sağlıklı beslenme ile olur” diyerek atalarımızdan bize kalan tarım kültürüne ve cömert topraklarımıza hak ettiği değeri kazandırmayı amaçlamış. Bu amaçla kurduğu araştırma ortamı ürünlerini IMMUNFLEX markası ile kamuoyu ile paylaşıyor. Bu çalışmalarda üniversitelerin desteğini alıyor. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Teknoloji Transfer Merkezi ve Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Fitoterapi Merkezi ile de çalışmalar sürdürüyor. Erzincan’nın Kemaliye ilçesinde 2017 yılı Aralık ayında belediye ile bir iş birliği anlaşması imzalamışlar. Onlara tahsis edilen 1000 metrekare arsada bitki kurutma, pekmez üretim tesisi ve bir araştırma laboratuvarı projeleri bulunuyor. Yani bir ilin, ilçenin ekonomik geleceğine ilişkin çok önemli bir çaba içinde. Özetle; ülkemizin Tijen Ziyal gibi üreten, ürettiğinin farkında olarak anlatan, paylaşan insanlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var. Yüreğiniz gibi yolunuz da açık olsun.

AYVA TATLISI

Malzemeler:
2 adet ayva
4 Türk kahvesi fincanı toz şeker
2 Türk kahvesi fincanı su
100 g Kaymak
100 g Dövülmüş Antep fıstığı

Yapılışı
Ayvalar soyulur, ortadan ikiye kesilir ve çekirdekleri alınarak bir kenara ayrılır (çekirdekler sonradan kullanılacak). Ayvaların çekirdek hazneleri iyice temizlenir yıkanır, bir tencereye alınır. Ayvaların üzerine şeker su ve ayva çekirdekleri ilave edilip tencerenin ağzı kapatılır. Ayvalar iyice yumuşayıncaya kadar kısık ateşte pişirilir. Pişen ayvalar bir kaba alınır ve soğumaya bırakılır. Ardından ortaları kaymakla doldurulur, üzerlerine Antep fıstığı dökülerek soğuk servis edilir.

TOKAT’IN DOĞAL GÜZELLİKLERİ NELEDİR?

TOPÇAM YAYLASI Tokat il merkezine 15.km ve 1600 metre yükseklikteki Topçam yaylası temiz havası ve gür ormanları ile olağanüstü bir güzelliğe sahiptir.Yazın yayla evlerinde kalan insanların sıcak konukseverliği misafirleri memnun etmektedir.

SELEMEN YAYLASI Tarih, kültür ve doğal zenginliğin bir arada en üst seviyeye ulaştığı yaylamızdır.1514 yılında çaldıran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, ordusu ile bu yaylada konaklamış ve Cuma namazını bu yaylada kılmıştır.O günden günümüze kadar ilkbahardan itibaren ilk kar düşene kadar her Cuma günü Selemen ‘de yayla pazarı kurulmaktadır.Kurulan pazarda hala mübadele usulü alışverişin yapılıyor olması, yörenin kültürel zenginliğini gösterir.

BATMANTAŞ YAYLASI: İl merkezine 28 km uzaklıkta ve 1850 metre yükseklikteki Batmantaş Yaylası sık ve gür çam ormanları tertemiz yayla havası ve buz gibi suları ile yayla turizminde hizmet etmeyi beklemektedir.

AKBELEN ( BİZERİ) YAYLASI: Tokat il merkezine 29 km uzaklıktadır.Çevrenin en büyük yaylasıdır.(1740 metre).Çim kayağına uygun geniş kırsal alanı, çam ve kayın ağaçlarından oluşan muhteşem manzaralı ormanlarla çevrilidir.

DUMANLI YAYLASI: İl merkezine 70 km. uzaklıkta ve 2578 metre yükseklikteki Dumanlı yaylasında rengarenk yayla çiçeklerinin görüntüsü, insanın yaşam sevincini bir kat daha arttırmaktadır.Dumanlı yaylası zinciri çevresinde başta Çatak Yaylası olmak üzere 40 dan fazla yayla bulunmaktadır.

ÇAMİÇİ YAYLASI:Tokat’ın Karadeniz’ e açılan dağları üzerinde bulunan Çamiçi yaylası yazın insanlara konaklama hizmeti vermektedir.Her yıl Niksar Belediyesince Çamiçi yayla şenlikleri burada düzenlenmektedir.Çamiçi yaylasında Turizm Bakanlığından yatırım belgeli tesis yanında nitelikli apart konaklama yerleri ve lokantalar yaz kış hizmet sunmaktadır.

ZİNAV GÖLÜ: Reşadiye İlçesinin Yolüstü ( Meğedün) Köyüne 3 Km uzaklıktadır.Gölün suları tatlıdır.Göl bir dere ve küçük sularla beslenir.Ortalama 1.5 km2 alana sahiptir.Gideğeninden ( Gölyalağından) boşalan sular, Kelkit Çayı’na ulaşır.Kenarında bataklık yerler yoktur.Ortalama derinlik 10-15 m. Civarındadır.Etrafı korunmaya alınmış orman alanıdır.Gölde kızılkanat denilen çok lezzetli bir tatlı su balık türü yaşamaktadır.

KAZ GÖLÜ: Tamamına yakını sazlıklarla kaplı olan Kaz Gölünün kıyısında akşam güneşinin batışını seyretmek yeterde artar bile .Saksağan, akleylek, angıt, alaca balıkçıl, akkuyruk, sallayan, karatavuk, küçük batağan gibi onlarca çeşit kuşu barındıran Kaz gölünde sazlar arasında ilkel sallarla gezinti yapmanın heyecanını yaşamak apayrı bir zevktir.Orman Bakanlığınca Kaz Gölü Yaban Hayatı Koruma Sahası olarak tefrik edilerek avlanma yasaklandıktan sonra kuş türleri artmıştır.

GÖLLÜ KÖY GÖLÜ: Reşadiye ilçesinin aynı isimle anılan köyü sınırları içerisinde yer alan göl doğal bir güzelliğe sahiptir.

MESİRE YERLERİ

Gıj gıj tepesi: Tüm haşmetiyle Tokat’ın bir bölümünü kuşatan gıj gıj tepesi, özellikle sıcak havalarda Tokatlıların serinlemek için çıktıkları, çam kokularının buram buram yayıldığı, Tokat’ı adeta uçaktan seyrediyor havası veren olağanüstü güzellikte bir mesire yeridir.Gümenek:tarihi Komana Pontika yerleşim yeri üzerinde yer alır.Tokat’a 10 km .mesafededir.Tozanlı çayının etrafını çevreleyen asırlık ulu ağaçların altında serinleyerek piknik yapmanın zevki bambaşkadır.Özellikle hafta sonları Tokatlıların ilk uğrak yeridir.

Belediye Şehitler Parkı: Şehir merkezinde Yeşilırmak etrafında belediyece düzenlenmiş şehitler parkı, özellikle akşam saatlerinde Tokatlıların semaverde çay içme keyfini yaşadığı güzel bir mekandır.
Ayrıca :Topçam Tekmezar, Batmantaş Yaylası, Alan yaylası, Gözova Regülatörü, Gökçeyol Göleti, Almus Orman evleri, Almus Belediye Parkı, Çatak Yaylası, Niksar Çamiçi Yaylası, Ayvaz Parkı, Erbaa Düden Gölü, Reşadiye Zinav Gölü, Kurt Gölü, Selemen Yaylası, Zile-Şeyh Ahmet, Esvap Çayı, Başçiftlik Düden Yaylası, Sulusaray-Kaplıcalar, Artova Alçakgedik, Baraj bölgemizin mesire yerlerinin başında gelir.

Türkiye gazetesi  

Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Yakın Doğu Enstitüsü tarafından yürütülecek olan ‘Siyasi Seçilmişler Gözüyle Sözlü Tarih Projesi’ hayata geçirileceği duyuruldu. 1960 yılından itibaren örgütlü politik yapılanma içinde Kıbrıs Türk toplumunu temsil eden ve hayatta bulunan tüm siyasi seçilmişler ile gerçekleştirilecek mülakatlara ve bu mülakatların dönem ve konu bazında irdelenmesine ve tartışılmasına dayanan proje, ülke siyasi tarihine ışık tutacak.

Arşivlerde yapılan sistemli bilimsel ön çalışmaların ardından hayata geçirilmeye başlanan proje, geniş kapsamı bakımından KKTC’de bir ilk olma niteliği de taşıyor. Yakın Doğu Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Umut Koldaş yürütücülüğünde Yakın Doğu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında gerçekleştirilecek projenin bir yıl içerisinde tamamlanması ve sonuçlarının tüm toplum kesimleri ile paylaşılması hedefleniyor.

“KKTC’nin tarihi ilk el kaynaklara dayanılarak öğrenilecek”

Projeyle ilgili açıklamalarda bulunan Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç. Dr. İrfan S. Günsel, Yakın Doğu Enstitüsü tarafından yürütülecek Siyasi Seçilmişler Gözüyle Sözlü Tarih Projesi’nin, Kıbrıs Türk siyasi tarihini doğru ve ilk el kaynaklara dayanarak öğrenmek isteyenler için çok önemli bir veri tabanı oluşturacağının altını çizerek, “Üniversitemiz yerel ve evrensel ihtiyaçlar çerçevesinde insanlığın ve diğer canlılar ile paylaşılan çevrenin standartlarını yükseltmek ve sürdürebilir kılmak için, nitelikli bilim üretimini artıracak araştırmalar kurgulamak, yapmak, yönetmek ve desteklemek misyonu çerçevesinde bilimsel araştırmaya büyük önem veriyor. Nitekim bilimsel proje ve yayınlara sağlanan desteklerle her geçen yıl daha büyük hedeflere ulaşıyoruz. Bu vizyon ve yaklaşımın yeni bir ürünü olan Siyasi Seçilmişler Gözüyle Sözlü Tarih Projesi’ni Yakın Doğu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında geliştirilip destekleniyor. Proje KKTC’nin yakın siyasi geçmişine ışık tutarak sözlü tarih alanında büyük katkı sağlayacaktır. Böylece proje kapsamında sağlanacak bilgi ve bulguların toplumun tüm kesimleri ile en etkin şekilde paylaşılacaktır. Tüm bunların yanı sıra bir diğer temel misyonumuz ise, toplumların gelişimine katkı sağlamaktır. Dolayısıyla kapsamı ve niteliği bakımından alanında bir ilk olma özelliği taşıyan projemiz, ülkede yaşanan sorunları da mercek altına alarak bu doğrultuda üretilecek olan politikalara bilimsel bir yaklaşım getirilmesine yardımcı olacaktır” ifadelerini kullandı.

“Kıbrıs siyasi tarihine ışık tutacak”

Yakın Doğu Enstitüsü Müdürü ve Proje Yöneticisi Doç. Dr. Umut Koldaş ise projeyle birlikte bir yandan Kıbrıs siyasi tarihine ışık tutulurken, diğer yandan da geleceğe yönelik atılacak adımlarda yeni neslin yolunun aydınlatacağını ifade ederek, “Geleceğe yönelik atılacak adımlarda, sağlıklı kararların verebilmesi için geçmişte yapılmış doğrular ve hatalar sistematik bir şekilde değerlendirilmelidir. Bu bağlamda hazırladığımız projemiz, icraatlarıyla Kıbrıs Türk siyasi tarihini yazma sürecinde halklarının desteğine ve seçimine mazhar olmuş değerli seçilmişlerimizin deneyimlerini, yaşanmışlıklarını, anılarını, icraatlarını ve geleceğe yönelik önerilerini bilimsel yöntemler ışığında sistematik bir şekilde irdeleyip gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlıyor. Yakın Doğu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında finanse edilen bu proje, ilgili tüm kurum, kuruluş ve bireylerle eşgüdüm içinde yürütülecek. Sözlü tarih yöntem ve kuramlarına dayanılarak disiplinlerarası bir düşünsel yaklaşımla hayata geçirilecek proje; siyasal bilimler, iletişim bilimleri, uluslararası ilişkiler ve tarih konusunda uzman olan öğretim üyelerinden, araştırmacı ve teknik elemanlardan oluşan bir ekip tarafından gerçekleştirilecek ve bir yıl içinde tamamlanacak. Bu projenin özelde Kıbrıs Türk, genelde ise Kıbrıs’ın ve Akdeniz’in siyasi tarihine önemli bir katkı sağlayacağına ve gelecekle ilgili sistematik izdüşüm çalışmalarında bir başucu ve atıf kaynağı olacağına inanıyoruz” dedi.

Türk Hava Yolları kadrosunu yeni istihdam edeceği personellerle zenginleştirmek ve güçlendirmek istiyor. THY, resmi internet sitesi üzerinden yayınladığı ilanda Part-Time çalışma arkadaşları aradığını duyurdu. THY’nin ilanı sonrası iş arayan vatanşlar heyecanlanırken aranan nitelikler hemen aranmaya başladı. Yayımlanan ilana göre Türk Hava Yolları, Bilişim Teknolojileri departmanında görevlendirmek için part time personel alımı yapacak. Peki Türk Hava Yolları personel alım şartları neler? THY personel başvurusu nasıl yapılır? İşte merak ettikleriniz…

THY personel başvurusu nasıl yapılır?

Türk Hava Yolları’nın yayınlanan ilanına başvuru yapmak isteyen adayların, kurumun resmi internet sitesi üzerinden başvuru yapması gerekiyor. Kurum, İlan kriterlerini sağlayan adayların tümü, Sözel/Sayısal Yetenek ve İngilizce yazılı sınavına davet edileceğin ve ilanın yeteri kadar başvuru gelene kadar yayında kalacağını duyuruldu.

İLAN DETAYLARI İÇİN TIKLAYIN BAŞVURU İÇİN TIKLAYIN Türk Hava Yolları personel alım şartları neler?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak

Adli Sicil ve Adli Sicil Arşiv Kaydı bulunmamak

Bilişim sektörüne kendini yakın hisseden ve Bilgi Sistemleri kapsamındaki faaliyetlere ilgili

Problem çözme yeteneği gelişmiş ve sonuç odaklı çalışan

Ekip çalışmasına yatkın, kişisel motivasyonu yüksek olan

Proaktif ve analitik düşünce yeteneğine sahip

Düzenli raporlama ve dokümantasyona önem veren

MS Office araçlarını çok iyi bilen

Araştırmayı ve öğrenmeyi seven, teknolojiyi ve yenilikleri takip eden

Sürekli kendini geliştirme eğiliminde olan

Yazılı ve sözlü iletişim becerileri yüksek

İnsan ilişkileri kuvvetli, güler yüzlü, ikna yeteneği yüksek

İyi derecede İngilizce bilmek

THY A.O. tarafından yapılacak olan İngilizce sınav ve/veya mülakatında başarılı olmak

HANGİ BÖLÜM MEZUNLARI BAŞVURABİLECEK?

En az 4 yıllık eğitim veren üniversitelerin bazı bölümlerinden alım yapacağını açıklayan THY, yayımladığı ilanda aşağıdaki bölümlerinden birinde öğrenimine devam eden ve belirtilen bölümlerde lisans 3.sınıf öğrencisi olan ve belgeleyebilen öğrencilere başvuru hakkı veriyor. İşte başvuru yapabilecek bölümler…

Adli Bilişim Mühendisliği

Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği

Bilgisayar Bilimleri

Bilgisayar Bilimleri Mühendisliği

Bilgisayar Mühendisliği

Bilgisayar Teknolojisi ve Bilişim Sistemleri

Bilgisayar ve Enformasyon Sistemleri

Bilgisayar ve Yazılım Mühendisliği

Bilgisayar-Enformatik

Bilişim Sistemleri

Bilişim Sistemleri Mühendisliği

Bilişim Sistemleri ve Teknolojileri

Bilişim Teknolojisi

Elektrik-Elektronik Mühendisliği (Elektrik ve Elektronik Mühendisliği)

Elektronik Mühendisliği

Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği

Endüstri Mühendisliği

Endüstri ve Sistem Mühendisliği

Endüstriyel Tasarım (Endüstri Ürünleri Tasarımı )

Enformasyon Teknolojileri

Enformatik

Görsel İletişim Tasarımı

Grafik Tasarımı

İstatistik ve Bilgisayar Bilimleri

İşletme Enformatiği

İşletme Mühendisliği

Kontrol ve Otomasyon Mühendisliği

Matematik

Matematik Mühendisliği

Telekomünikasyon Mühendisliği

Uçak Mühendisliği

Üretim Sistemleri Mühendisliği

Yazılım Mühendisliği

Yazılım ve Bilişim Mühendisliği

Yönetim Bilişim Sistemleri

İstanbul Aydın Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (TARMER) üniversite bünyesinde faaliyet gösteren Hürriyet ve Adalet Kulübü, Fikir ve Hareket Kulübü, İslam Düşünce ve Aktivite Kulübü’yle birlikte düzenlediği “Çağrısı Çağını Kuracak Bir Gençlik” başlıklı konferansta yazar Yusuf Kaplan konuştu. Konferans öncesinde bir konuşma yapan İstanbul Aydın Üniversitesi Rektör Yardımcısı Ömer Özyılmaz, ülkenin en önemli üç probleminin düşünme, öğrenme ve üretme olduğunu ifade ederek, “Bir yerde üretim varsa ve o üretim ülkenin sınırlarını aşıp başka yerlere ulaşabiliyorsa, orada düşünme, öğrenme ve üretim var demektir” dedi.
İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin ilgisinin yoğun olduğu konferansta, Yusuf Kaplan, içinde yaşanılan çağı tanımanın önemine dikkat çekerek, “Biz ezberlerle yaşıyoruz. Kendi hayatımızı yaşamıyoruz. İçinde yaşadığınız çağı tanımazsanız, tanımlanırsınız. Tanıdığınız zaman tanımlamaya başlayabilirsiniz. 200 yıldır büyük bir medeniyet krizi yaşamamız bu yüzden. Başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız. Köksüz ağaç meyve vermez. Köklere inemezseniz göklere yükselemezsiniz. Köklerle ilişki kurarken geçmiş de tartışılmalı ve sorgulanmalıdır” diye konuştu.

Eğitim sistemi dünyaya fikir insanı yetiştirmelidir

Eğitim sisteminin dünyaya fikir insanı yetiştirmiyorsa işlevsiz olacağını ifade eden Yusuf Kaplan, bir medeniyetin eğitim sisteminin yüzyıllar boyunca bir düşünce insanı yetiştirmek için var olduğunu söyleyerek, “Kafa karışıklığı iyidir. Kafanın karışık olması kişinin soruları olduğunu ve arıyor olduğunu gösterir. Kafası karışıktan değil, ortaya karışıktan korkmak gerekir. Bu ülkenin entelijansiyası olabilecek öncü kişileri yok. Batı bizi sömüremedi fakat celladına aşık etti” değerlendirmesinde bulundu. Ayrıca, Robert Koleji ve Amerikan Lisesi mezunlarının tamamının bu sene yurtdışında gittiğini söyleyen Yusuf Kaplan, “İnsanımızı kaybediyoruz. Bu toprakların yetiştirdiği insanlar bu topraklarda kalmalıdır” ifadelerini kullandı.

Batı aşağılık kompleksini bize karşı 1000 yıl yaşadı

Yusuf Kaplan, İstanbul Aydın Üniversitesi’nde verdiği konferansta Batı dünyasına karşı 200 yıldır inanılmaz bir aşağılık kompleksi yaşadığımızı söyleyerek, “Avrupa, kökleri olan Grek düşüncesine İslam üzerinden gidebildi. Batı, bu aşağılık kompleksini bize karşı 1000 yıl yaşadı. Fakat biz teknolojiyi ya da bilimi değil, kendimizi kaybettik. Avrupa bütün icâtları köklerine dönerek yaptı” şeklinde konuştu.

Amerika, Avrupa’nın köksüz bir karikatürüdür

Amerika’nın köksüz bir devlet toplum olduğunu söyleyen Yusuf Kaplan, İstanbul Aydın Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Merkezi (TARMER) tarafından düzenlenen konferansta “Bir hikâye bitiyor, diğeri başlıyor. 1258 yılı Bağdat’ın kaybedildiği fakat Osman Gazi’nin doğduğu sene. Havzalar vasıtasıyla sürekli bir aktarım oluyor. İslam medeniyeti havzalar medeniyetidir. Batı medeniyeti havzalar medeniyeti olamamıştır. Amerika ise Jean Baudrillard’ın da dediği gibi ‘gerçeğin çölü’ olmuş bir toplumdur. Beslenebileceği bir kökü yoktur. Avrupa’nın bir karikatürüdür” açıklamalarında bulundu.
 

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) 15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimi sırasında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Afet Koordinasyon Merkezi’ni (AKOM) işgal ettikleri iddiasıyla 6’sı tutuklu, 9’u rütbeli 17 askerin yargılandığı dava karara bağlandı.

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada, sanıklar son savunmalarını yaparak beraat ve tahliye talebinde bulundu.

Dava dosyasını karara bağlayan mahkeme, darbe girişiminden önce Harp Akademileri Komutanlığında öğretim görevlisi olarak görev yapan Kurmay Yarbay Mustafa Kubilay, Yüzbaşı Hakan Özhan, Yüzbaşı Ramazan Derviş, öğrenci yüzbaşı Levent Aksoy ve öğrenci yüzbaşı Mehmet Fatih Güven’i ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek’ suçundan ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet ve ‘mala zarar vermek’ ve 6 müdahile karşı ‘kasten yaralama’ suçlarından 41’er yıl hapis cezasına çarptırılmasına hükmetti.

Sanıkların yargılama aşamasında pişmanlık gösterir bir beyanda bulunmadıklarını kararında vurgulayan mahkeme, bu nedenle sanıklar hakkında verilen cezalarda herhangi bir indirim yapılmasına yer olmadığına hükmetti. Mahkeme, sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verdi.

Tutuklu sanıklardan Ramazan Sezer’in iki kişiye karşı ‘silahla tehdit’ suçundan 5 yıl hapisle cezalandırılmasına karar veren mahkeme heyeti, sanığın tutuklu kaldığı süreyi göz önünde bulundurarak tahliyesine karar verdi.
Sanık Sezer hakkında yurt dışına çıkış yasağı koyan mahkeme, diğer sanıklar Emin Karaca, Hasan Hüseyin Sağlam, Haydar İpeker, İsa Uysal, İsmail Erol, Muhammed Fıstıkçı, Mükerrem Karataş, Ömer Faruk Çimen, Cevdet Deniz, Halil Güler ve Serdar Pattanoğlu’nun üzerilerine atılı tüm suçlardan beraatlerine hükmetti.

Yusuf Melikoğlu
 

Bursa’da Salı günü kalbinin altından aldığı bıçak darbeleri ile yaralanan 32 yaşındaki kişi, 112 Acil Servis ekipleri tarafından Bursa Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Acil serviste ilk müdahalesi yapılan kişi, ameliyathaneye alınması için harekete geçtiğinde ise kalbin durma noktasına geldi. Ameliyathaneye götürülen kişinin bulunduğu sedyenin üzerine çıkan Acil Tıp Uzmanı Dr. Hüseyin Yenice, yolculuk esnasında kalp masajı yaparak kişiyi hayatta tutmaya çalıştı. Bu anlar ise güvenlik kameralarına saniye saniye yansıdı.

İHA muhabirine açıklamalarda bulunan Acil Tıp Uzmanı Dr. Hüseyin Yenice, hastanın hayati tehlikeyi atlattığını belirterek, “Hasta acil servise 10.20’de geldi. Bize geldiğinde genel durumu kötüydü. Hastanın kalbinin alt tarafında 2 adet bıçak yarası vardı. Hastada durum kötü olmasından dolayı ilk tedavisini yaptıktan sonra ilgili hekimlerimizi aradık. Hastamızı ameliyathaneye çıkartılması gerekiyordu. Sedyeye çıktığım anı hatırlamıyorum. Çünkü hastanın beynini ve vital organlarının sürmesini istiyorduk. Kalp masajını da en hızlı o şekilde olacağını düşünerek sedyeye çıktım. 3-4 dakikada ameliyathaneye vardık. Eğer çıkmamış olsaydım. Belki hastayı yine kaybetmezdik ama efektif olarak kalp masajını en uygun şeklini yapmış olduk” dedi.
Bursa Devlet Hastanesi Başhekimi Op. Dr. Tarık Kuzhan ise başta Doktor Yenice olmak üzere, tüm ekibine çok teşekkür etti. 

Abdullah Çibir