28 Şubat sürecinde mahkûm olan tutukluların mağduriyetleri hâlâ sürüyor. Çoğunun yargı kararlarında FETÖ’cü hâkimlerin imzası bulunmasına rağmen yeniden yargılanma yolu açılmadı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kendilerine kumpas kuran hâkim ve savcılarla yan yana hücrelerde kalıyorlar. 28 Şubat avukatlarından Hamza Uçan bu hukuksuz yargılamaları, o dönemde yaşananları ve Doğan medyasının rolüne dikkat çekti. “FETÖ 28 Şubat’ta etkin rol oynadı” diyen Hamza Uçan özetle şunları söyledi: 

500 KİŞİ ADALET BEKLİYOR 
28 Şubat Türkiye’nin kanayan yarası… Yaklaşık 500 Müslüman içerde suçsuz yere yatıyor. Herhangi bir somut delil göstermeden yüzlerce kişiyi gözaltına aldılar. Sahte örgüt üyeliği uydurdukları için itiraz etme şansları imkânsızdı. Neredeyse tamamının avukatı da yoktu. FETÖ’cü polisler tarafından emniyet içinde düzmece mahkemeler oluşturuldu. Burada zorla, tehdit edilerek naylon dosyalar oluşturulup altına imza atılmaları istendi. Bunu yapmak istemeyenler ise türlü işkencelere maruz kaldı. O kadar abartmışlardı ki 9-10 yaşlarındaki çocuklarını ve eşlerini o ortamlara getirip onların gözü önünde her türlü pisliği yapıyorlardı. Neler çekmediler ki! 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, görevdeyken 200’den fazla sol örgüte üye kişilere tahliye yolu açtı. Şu an, bu insanlara yönelik bir işlem yapılmış değil. Bunlara neden işlem yok? Siyasi mecra ve özelikle muhafazakâr kesim bu hadisede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kadar cesur olamıyor. Sadece siyasiler değil medya da sessiz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbenin mağdurlarından Yakup Köse’yle buluşmasında dediği gibi; bu süreçte medyaya önemli görevler düşüyor. Medya, işin içinde FETÖ olduğu için biraz kaçıyor. Topa girmek istemiyor. Bunun yanında bir de olaya marjinal bakıyorlar. 3-5 cesur gazeteci dışında gerçekten üzerinde duran yok. 

TALİMAT BEKLEMEDEN YAPIN! 
Siyasiler kısmına geri dönersek; bir vekilin üzerine düşen yükümlülüğü yapması için talimat beklemesine gerek yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan samimiyetle işe bakıyor. Ama görev bekleyen, ödül peşinden gitme dürtüsüyle hareket edip bir şeylerden pay çıkarmak isteyenler var. Ödüllenme değil dava bilinciyle hareket edilmesini bekliyoruz. 

FETÖ-DOĞAN ORTAKLIĞI 
28 Şubat’ta atılan manşetler binlerce insanın hayatını karartı. Doğan medyasının parmağı kesinlikle var. Darbeye zemin hazırladılar. Başlıklarıyla meşrulaştırdılar. Demokrasi adı altında özgürlük naraları atarak göz göre göre yaptılar. Proje 15 Temmuz sonrası da devam etti, ediyor. Sistematik yapıyorlar. Aktörler değişiyor ama plan aynı. Bunun en somut örneği FETÖ’cüleri aklamak ve süreci sulandırmak için İsmail Saymaz’ın yaptığı ByLock röportajı… Burada açıkça FETÖ ile iş birliği örneği görüyoruz. 

AF İSTEMİYORUZ ÇÜNKÜ SUÇ YOK 
Kesinlikle af isteyen yok, çünkü ortada suç yok. Boş yere yatan bu insanların hakkını istiyoruz. Mağdurların muradı, yapmadıkları şeylerin hesabı verilsin. FETÖ polisiyle kurulan bir kumpas açıktır. Meclis araştırma raporu bütün bu anlatılanları doğrular nitelikte. Yeniden davalar açılıp adil yargılama olsun. Gerçek hukuki süreç işlesin çıkan sonuca razıyız.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, resmî ziyaret gerçekleştirmek ve İslam İşbirliği Teşkilatı 1. Bilim ve Teknoloji Zirvesi’ne katılmak üzere Kazakistan’ın başkenti Astana’ya gitmişti. Temasları sonrası yurda dönen Cumhurbaşkanı Erdoğan, uçakta Yayın Koordinatörümüz Yücel Koç’un da aralarında bulunduğu gazetecilerin sorularını cevapladı. Birçok konuda kritik açıklamalarda bulunan Erdoğan’ın konuşması özetle şöyle:

MYANMAR KATLİAMI: Arakan’da insanlık dramı yaşanıyor. O insanlar günlerdir aç susuz… Maalesef yolda vefat edenlerin sayısı yüksek. Kızılay, AFAD elinden geleni yapıyor. Başta Dışişleri Bakanlığımız olmak üzere, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımızın çalışmaları sürüyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda da bu hadiseyle ilgili bir oturum talebimiz var, o da kabul gördü.

EMİNE HANIM’IN ZİYARETİ: Arakanlıların yaşadığı felaketi bana aktardı. Gerçekten çok perişanlar. Ben bu konuyu İran Cumhurbaşkanı’na da söyledim. ‘Dayanışma içinde beraber bir şeyler yapalım’ dedik. O da olumlu bir yaklaşım sergiledi. Temennimiz odur ki, eşimin de orada tespit ettiği şeyleri göz önüne alarak, inşallah bu dramı en kısa zamanda -sona erdiririz diyemiyorum- en azından hafifletmeyi başarırız.

ÇAĞLAYAN DAVASI: Kazakistan’a hareket etmeden önce hava limanındaki basın toplantımda, sorduğunuz hususlarda söylenmesi gerekenleri söyledim… ‘Buradan çok pis kokular geliyor’. Trump’la telefon görüşmemizde ikili ilişkilerin daha da güçlendirilmesi gerektiğine değindik. İki ülkenin stratejik ortak olduğuna, bunun ilişkilere de yansıması gerektiğine işaret ettik. Ayrıca bölgesel konuları konuştuk. Myanmar’ı konuştuk. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu esnasında tüm konuları yüz yüze görüşmemizin faydalı olacağı, bunu gerçekleştirme hususunda da mutabık kaldık.

ASTANA SÜRECİ: Özellikle İdlib hakkında şunu söyleyebilirim. Ayın 14’ünde yapılacak Astana Zirvesi önem arz ediyor. Şu anda İdlib’de Rusya ile daha önce mutabık kaldığımız gibi süreci işletiyoruz ve bu şekilde süreç şu an çalışıyor. Rusya ile bu konuda aramızda herhangi bir ihtilaf söz konusu değil. İran ile de yaptığımız görüşmede ihtilafa konu olabilecek herhangi bir başlık gündeme gelmedi. Öyle zannediyorum ki Astana zirvesi sonrasında da aramızdaki sağlıklı görüşmeler bu şekilde devam edecektir. Gelişmeler olumlu istikamette sürüyor.

GÖÇMEN BAKANLIĞI: İsminin büyük olması, bir meseleyi çözmez. Şu anda İçişleri Bakanlığımız bünyesinde göç işleri ile alakalı bir genel müdürlüğümüz var zaten. Orası en ince teferruatına kadar çalışmalar yapıyor. Vatandaşlık çalışmalarını da zaten bu çerçevede yürütüyoruz. Bu konuyla ilgili olarak halkıma, vatandaşlarıma özellikle tavsiyem, tavsiyeden öte ricam, meseleye daima duyarlı yaklaşmalarıdır. Bu bir insani mesele. Allah göstermesin böyle bir durum bizim de başımıza gelebilirdi. O zaman biz ne yaparız? O duruma düşenlerin tutunacak dal aramaları normal, Bu insanlar nereden geldi? Bombalardan kaçtılar.

S-400’LERİN DURUMU: S-400 ile ilgili arkadaşlarımız imzalarını attılar. Bildiğim kadarıyla kaporayı da verdiler. Bundan sonraki süreç de zaten Rusya’dan bize aktarılacak kredi ile ilgili devam edecek bir süreçtir. Gerek Sayın Putin, gerekse şahsımın bu konuda kararlılığımız var. Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma sanayi veya savunmasıyla ilgili bağımsızlık ilkelerini veya bağımsız kararını herhâlde kimsenin tartışmaya hakkı yoktur. Biz kendi bağımsızlığımızla ilgili kararımızı kendimiz veririz; ülkemizi savunmak için koruma tedbirlerini de, güvenlik tedbirlerini de kendimiz almakla mükellefiz. Eğer bir yerlerden bu noktada herhangi bir savunma unsurunu tedarikte zorluk çekiyorsak, girişimlerimiz çoğu kez engellemelere takılıyorsa biz ne yapacağız, başımızın çaresine bakacağız.

CHP-YARGI POLEMİĞİ: Şunu bir defa inanarak, bütün samimiyetimle söyleyeyim, CHP’nin yürüyüşü gerçekten “Sözde Adalet Yürüyüşü”dür. Zira CHP’nin öncelikle adalet kavramını, mefhumunu anlaması lazım. Bunu bir defa bilmiyorlar. Danıştay Başkanımızın, Yargıtay Başkanımızın, ana muhalefetin söylemlerini yargıya, hukuka adeta müdahale gibi gördüklerini; bundan rahatsız olduklarını düşünüyorum. Muhtemelen bu sebepten dolayı, o yakışıksız söylemler karşısında, bunlara bir hukuk dersi verme noktasına gelmiş olmalılar… Herhâlde Kılıçdaroğlu’nun kalkıp da Zerrin Hanım’a hukuk dersi verecek hâli yok. Onların daha çok mürekkep yalaması lazım. Aynı şekilde Yargıtay’a böyle bir şey verecek hali yok. Daha çok mürekkep yalaması lazım. Ama bunlar (Kılıçdaroğlu) tabi haddini bilmiyor. İşte yanında bir hukukçusu var. Görüyorsunuz, öldürülen teröristlerin hakkını savunuyor. Ne hakkı ya? Bunlar terörist. İşte bir tanesi de Kılıçdaroğlu’nun Artvin’de kendisine eylem hazırlığında olan terörist ya… Bak, onu vurdular. Yahu teşekkür etmen lazım senin. Bırak teşekkürü, tam aksine gelip üzerine saldırıyorlar. “Adalet adalet” diye seçim kazanılmaz. Adaleti yaşayarak ve dağıtarak seçim kazanılır. Eğer bizim milletimiz AK Parti’ye bu oyları verdiyse, iktidarın, eğitimde, sağlıkta, emniyette, ulaşımda, dış politikada enerjide bütün bu yaptıklarını gördü ve onun için de devam dedi.

ALMANYA İLE GERİLİM: Bizim Alman halkıyla, Almanlarla hiçbir sıkıntımız yok. Sorun, Almanya yönetimindeki yetkililerin yanlış tavırlarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla yanlış tavırlara son verilmesi lazım. Saldırılar sürdürmeleri halinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak elbette onurumuzdan taviz veremeyiz. Almanya’nın şu anda teröre yataklık yapan bir ülke hâline gelmesini normal karşılayamayız. Hatalı tavırlar dolayısıyla, Alman yönetimine kırgınlığımız var.

ESAD’LA GÖRÜŞME İDDİASI: Herhâlde birileri özel dolaştırıyor. Ben Esad ile görüşmedim, görüşmeye de pek niyetim yok.

MEDYA ZULME SESSİZ KALMASIN

Cumhurbaşkanı uçağında yer alan ve 28 Şubat’ın sembol mağdurlarından gazeteci-yazar Yakup Köse kaleme aldığı kitabını Erdoğan’a hediye etti. Bu konuda konuşan Erdoğan şunları söyledi: Bu süreçte mağduriyetlerin giderilmesini hatırlatma hususunda tabii ki medyaya da önemli görev düşüyor. Yakup Bey, bu ülkede üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir olayı anlattığı kitabını bize hediye etti. 14 yaşında bir çocuğun idama mahkûm olması düşünülecek bir şey değil. Benim de idama mahkûm edilmem istendi ama son anda yırttım. Bizi de apar topar götürüyorlardı. Niye şu yatırımı yaptık diye idamımızı istediler. O meşhur savcı vardı, Nuh Mete Yüksel. Baktık bizim idamımızı istedi, Allah’tan adil bir hâkime rastladık da, bir de nöbetçi mahkeme çıkardılar. Dedim tezgâhı kurdular herhalde. Gerçek adalet sahibi olan Allah. Orada kararı verdi ve işi yırttık. Şimdi Yakup’un kitabına bakınca çok üzüldüm, bir hâkim bir savcı böyle bir 14 yaşındaki masumu ne yapar da idama mahkûm eder. (Kendisi 11 yıl cezaevinde yatmış) O FETÖ denilen ahlaksız takımı, o namussuzlar nelere imza atmadılar. Sadece onlar değil. Yani beni de oraya götürenlerin verdiklerini size kimliği hakkında bilgi versem şaşarsınız. Adalet diye isteyenlerin şu anda “kimliktaş”ları bunlar. Aynı kimliği taşıyanlar o kararları verdiler. Bir tanesinin ismini verdim size…

BANKALARIN ÜZERİNE GİDECEĞİZ

“Bankaların kredi olayındaki tutuculuğunu kesinlikle aşacağız. Onları sıkıştıracağız” diyen Erdoğan şunları söyledi: Devlet bankaları başta olmak üzere üzerlerine gideceğiz. Özellikle yatırımcımız krediye rahat erişebilmesi lazım ki bu adımlar atılabilsin. Bunun önünü devlet olarak açalım dedik açıldı ama bu yeterli değil. Bankaların da bu işi kolaylaştırması lazım böyle yüzde 15-16’lara varan faizlerle olmaz. Aşağı çekilmesi lazım. Bu konuda sinyallerimizi verdik.

YATIRIMCIYI KÖŞEYE SIKIŞTIRARAK OLMAZ

Sayın Başbakanımızla beraber ilgili bankaları konuşacağız. Diyeceğiz ki, bunu aşağı çekeceksiniz ona göre biz sürümden kazanacağız. Yatırımcıyı köşeye sıkıştırarak değil. Bunu yapınca hem yatırımda farklı bir süreç olacak. İnanıyorum ki Türkiye farklı bir kalkınma performansını elde edecek. Mesela Merkez Bankası döviz rezervi 106’ya düştü bir ara, şimdi 112 milyar dolara ulaşmış vaziyette. Biz biliyorsunuz biz döviz rezervini 27,5 milyar dolardın teslim aldık 15 yıl önce. O zaman IMF’ye olan borcumuz 23,5 milyar dolardı. IMF 2013’te bitti. Merkez 135’e kadar bir ara çıktı. Tam o Gezi noktasında oldu faiz 4,6’ydı. Zaten orada çılgına döndüler ve darbeyi vurdular.

BAŞARILI OLAMADILAR

Bu ülkelerin adını vermeyeceğim, mercilerin adını siz de biliyorsunuz. Aynı şeyleri başka yerlerde yapıyorlar ama Türkiye’de başarılı olamadılar. İşte Venezuela Devlet Başkanı ile konuşurken o da bu noktada aynen bizde oynanan oyun neyse orada da aynı oyunu oynadılar. Aktörler aynı aktörler. İnşallah bunları aşmış olacağız.

‘DİRİLİŞ’TEN RAHATSIZLAR

AB’de de 3 gündem maddesi var deniliyor: Recep Tayyip Erdoğan…
Yani Recep-Tayyip-Erdoğan… (Gülüşmeler…)
Evet… Siz AK Parti İl Başkanları toplantısında, “Erdoğan size ne yaptı?” dediniz. Sahi, siz ne yaptınız? Avrupa neye veya hangi diziye reaksiyon gösteriyor sizce?
Diriliş dizisine… (Gülüşmeler…)
Cevabınızı alsak?
(Gülerek) Bence yeterli… Her şeyi anlatmıyor mu? 

Yücel Koç-Türkiye Gazetesi

Ülkemizde ciddi yara açan 28 Şubat davasında müdahil avukatlarının talebini değerlendiren mahkeme heyeti, darbenin medya ve STK ayağına ilişkin yürütülen soruşturmanın beklenilmeden davaya devam edilmesine karar verdi. Mahkeme heyeti, bunun yerine avukatların Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulabileceğini ifade etti. Bunun üzerine müdahil avukatları 28 Şubat davasının medya ve STK ayağına ilişkin soruşturma için Başsavcılığa suç duyurusunda bulunmaya hazırlanıyor.

21 KASIM’A ERTELENDİ

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 28 Şubat darbesine ilişkin önceki gün davanın 90’ncı duruşması görüldü. Duruşmada o dönem mağdur olan birçok izleyici yer alırken, basının ve STK’ların ilgisiz kalması dikkat çekti. Duruşmada önce davaya müdahil olan kişilerin daha sonra müdahillerin avukatlarının savunmaları alındı. Ardından mahkeme heyeti, duruşmayı 21 Kasım’a erteledi.

DOSYAYA İLGİ AZALDI…

Duruşmalarda tanık olan çoğu isimler arasında sadece Hasan Celâl Güzel, Bülent Orakoğlu ve Hüseyin Kocabıyık dışındakiler 28 Şubat’ı bir darbe olarak tanımlamayarak, askerlerden şikâyetçi olduklarına ilişkin tek bir ifadede dahi bulunmaması davaya olan ilgisizliği ortaya koydu. 28 Şubat davasına ilişkin müdahil avukatları gazetemize değerlendirmelerde bulundu.

HEPSİ EMİR ALMIŞ GİBİ

Müdahil avukatlarından Ahmet Taylan, 28 Şubat darbesini gerçekleştirme amel ve niyetinde olan paydaşlardan birinin de medyanın olduğu söyledi. Dönemin medyasının ortak bir yerden emir almışçasına ‘Ülkede irtica var aman darbe yapın’ , ‘Bunu siyasetle çözemeyiz aman darbe yapın’ diyerek vurgu yaptığını aktaran Taylan “Bu mahkemede gelip yargılansalardı o günkü köşe yazarlarının atılan başlıkların hepsi tahlil edildiğinde görülecekti ki âdeta darbe çığırtkanlığı yaptıkları anlaşılırdı” dedi.

VİCDANLAR RAHAT DEĞİL

O dönemki gazete manşetlerinin medya patronlarının bilgisi dâhilinde olmadan bu tip başlıklar atılmasının mümkün olmadığını ifade eden Avukat Taylan “At sahibine göre kişner. Onların mahkemede huzura gelip bizim sorularımızı cevaplaması gerekirdi. Bütün milletin nezdinde 28 Şubat’ta paydaş olaraktan medyanın da bu organizasyonun içerisinde olduğu şeklinde kanaat oluştu. Diğer unsurlar yargılanmadan gerçekler açığa çıkmadan mahkemenin vereceği kararın toplum vicdanını rahatlatacağı kanaatinde değilim” dedi.

FAİLLER ORTAYA ÇIKARILMALI

Hukukçu Kadınlar Derneği Başkanı Avukat Figen Şaştım ise şu açıklamaları yaptı: Darbe teşebbüsüne her kim iştirak ettiyse bu suçun her kim failiyse, şerikiyse yani iştirakçi, ortağıysa bu medya mensubu olabilir, iş adamı olabilir, sermaye çevresi olabilir, üniversite çevresi olabilir, tamamen bu suçu işleyenlerin hakkında iddianame tanzim edilip dava açılmalı, yargılanmalı ve mahkûm edilmeli ki bir daha Türkiye’yi 10-20- 30 yıl geriye götürmesine yönelik darbeler gerçekleşmesin. Hukukçular olarak bizim amacımız adaletin tecelli etmesi suçun faillerinin ortaya çıkarılması.

BİR: MEDYA DA MAHKEMEDE DİNLENMELİ

28 Şubat davasına ilişkin sanıklardan dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir ise gazetemize yaptığı açıklamada medyanın da mahkemede dinlenmesi gerektiğini söyledi. Bir “Medyanın da burada dinlemesi gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu. 

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 28 Şubat darbesine ilişkin davada, müdahil avukatların savunmalarında medya ayağına ilişkin sözleri duruşmaya damga vurdu. 103 sanığın yargılandığı duruşmaya sanıklar, bazı müdahiller ve taraf avukatları katıldı. Duruşmada davaya müdahil olan kişilerin savunmaları alındı. Kara Kuvvetleri Komutanlığında öğretmen kıdemli yüzbaşı olarak görev yaparken 28 Şubat sürecinde rütbesi piyade ere düşürülüp ordudan ihraç edilen İbrahim Keleş, o dönemin gerçek bir darbe olduğunu söyledi. Müdahil Fatma Türkkol ise 28 Şubat sürecinde başörtüsüyle okumak istediğini ancak buna izin verilmediğini kaydetti. Başörtülü olarak girmek istediği üniversite sınavından terörle mücadele polisleri eşliğinde çıkarıldığını ifade eden Türkkol, “Kimseye bir şey yapmadım. ‘İrtica ile mücadele’ diyenler bana yıllarımı kaybettirdi. Yurt dışında okumak zorunda kaldım. Beni inançlarımla ideallerim arasında seçim yapmak zorunda bırakan, memleketimden uzaklaştırılan bu insanlardan şikâyetçiyim” dedi. 28 Şubat döneminde TSK’dan istifa etmek zorunda bırakıldığını belirten müdahil Recep Akbudak ise, “YAŞ kararıyla ‘eşi İmam Hatip mezunudur. Tesettürle gezer. Takip ve kontrol edilmesi gerekir’ denildi. ‘Temsil yeterliliği yok. Eşi başörtülü, müstakil görev verilemez’ denildi. Neden? Eşi İmam Hatipli idi. Sanki tankı tüfeği onlar kullanıyor. Askerleri onlar yetiştiriyor. TSK bütün işini gücünü ve ülkeyi korumayı bırakmış başörtüsüyle mücadeleye girmiştir. Bunlardan sonuna kadar şikâyetçiyim” dedi. Müdahiller, sanıkların gerekli cezaya çarptırılması talebinde bulundu.

GERÇEKLER ORTAYA ÇIKSIN

Duruşmada daha sonra müdahil avukatlarının savunmalarına geçildi. Duruşmada müdahil avukatlarından Figen Şaştım, 28 Şubat darbesinde rolü ve etkisi olan herkesin yargılanmasını talep etti. Müdahil avukatı “28 Şubat dönemine ilişkin bütün suçluların gerçekleştirilmesinin sorumlularının tamamı ortaya çıkarılarak bu davayla birleştirilmeli ve yargılanmalıdır” dedi. Bir başka müdahil avukatı Cüneyt Toraman, yaşanan darbe girişimlerine ilişkin dünyadan örnekler vererek 28 Şubat döneminde yaşananları özetledi. Toraman ayrıca, 28 Şubat darbesinde medyaya önemli görevler verildiğine dikkat çekti.

DESTEĞİN ALTI ÇİZİLDİ

Yine başka bir müdahil avukatı, iddianamenin usul ve esaslarına yönelik savunma yaparak 28 Şubat döneminde ‘medyanın algı operasyonlarına katkıda bulunduğunu’ ifade ederken, bir diğer avukat da 28 Şubat’ta Hürriyet gazetesini örnek göstererek medya desteği olmasaydı bu darbenin gerçekleştirilemeyeceğinin altını çizdi.

Türkiye Gazetesi

Yakın tarihin kara lekesi olarak değerlendirilen, 28 Şubat postmodern darbesine ilişkin hesap sorma girişimleri sonuçlandırılamadı. Açılan davalar sadece askerler boyutuyla sınırlı kalırken medya ve sivil ayağında yer alan isimlere ilişkin herhangi bir şey yapılmadı. O dönemde âdeta sivil otoritenin başarısız olduğunu, özellikle Atatürk ve cumhuriyetin temel ilkelerine yönelik saldırı varmış havası oluşturan medya ve sivil unsurları tetiklenme nedenlerinin üstüne gidilmedi.

POSTMODERN FETÖ

Bu sürecin önemli unsurlarından biri de 15 Temmuz hain darbe girişimini gerçekleştiren terör örgütü FETÖ’ydü. Toplumun pek çok kesimi baskı yoğun baskı ve itibarsızlaştırılma operasyonuna maruz kaldığı halde, elebaşı Gülen, bu süreçte kendine yakın medya üzerinden 28 Şubat sürecine açıkça destek vermişti. İnançlı insanlara oynanan oyunlara seyirci kalan çevrelere destek veren Gülen “Bugün Türkiye’yi idare edenler gerekli performansı ortaya koyamadılar. Ben ayrılayım ve yardımcı olayım. Siz Türkiye’de nasıl bir idare istiyorsanız onu teşkil edin ve milleti idare edin diyemediler” sözleriyle Refah-Yol hükûmetini suçlamıştı.

PSİKOLOJİK HAREKÂT YAPILDI

28 Şubat süreci öncesinde özellikle bazı medya kuruluşları üzerinden ön hazırlık olarak “psikolojik harekat yapılarak” hemen hemen her gün, çeşitli mizansenler hazırlanarak dinî gruplar ve dinî hassasiyet taşıyan insanlar ekranlardan ve gazete manşetlerinden potansiyel suçlu ilan edildi. Böylece Refah-Yol Hükümetinin “irticai faaliyetlere destek veriyormuş” havası oluşturmaya çalışan o dönemin medyası, yapılacak zulümlere gerekçe ve zemin hazırladı. Sincan’da tankların yürümesiyle başlayan süreçle toplumsal blans ayarı yapmaya çalışanlar, İmam Hatip’leri kapatarak, okullara ve diğer kamusal alanlara başörtüsü yasağı uygulayarak, Nazi dönemi Almanya’sını aratmadı.

FETÖ ETKİLENMEDİ

Bütün dini grupların baskı altına alındığı o dönemden sadece Gülen Cemaati korundu, hatta desteklendi. Gülen, dönemin destekçisi Doğan Grubu’nun yayın organlarında çarşaf çarşaf beyanlar vererek, manşetlerde yer aldı. Müslüman kesimin düşmanı haline gelen Batı Çalışma Grubu(BÇG), FETÖ elebaşı üzerinden toplumu dizayn etmeye çalıştı. Gülen, her gün merkez medyada çarşaf çarşaf demeçler vererek, canlı yayınlarla parlatıldı. Askerlerin, baskı ve zulmünü Anayasa’nın kendilerine verdiği bir görevmiş gibi ve konumları gereği hareket ediyorlarmış gibi lanse eden Gülen, 28 Şubatın başkarakterlerinin “sivillerden daha demokrat” olduğunu bile iddia etti.

DOĞAN GRUBU, BÇG’YE ÇALIŞTI

Baskı ve zulüm ile milyonlarca insan gözyaşı dökerken, Aydın Doğan’ın medyası gerek köşe yazarları gerekse haberleriyle her türlü hukuksuzluğu, “İrtica ile mücadele” kapsamında yapıldığı gerekçesiyle haklı göstermekten çekinmedi. Genelkurmay Karargahı ve Başbakanlık’ta yöneticileri ve köşe yazarları brifing alan Doğan Grubu, destek verdiği postmodern darbenin toplumu dizayn etmesi için her türlü imkanını seferber etti. Aynı medya grubu Müslümanlara baskıyı görev edinen BÇG’ye çalışmanın yanı sıra “köşe yazarlarının desteği ile kurulan” Anasol-D hükümetine de tam destek vermeyi ihmal etmedi.

Aynı oyun peşindeler

28 Şubat döneminde askeri kışkırtan Doğan Medya Grubu, bugün de aynı oyunun peşinde. Gazete ve televizyonlarında düzmece Atatürk heykellerine saldırı haberleri yapıyor, şortlulara baskı kurulduğunu yazıyorlar. Hürriyet kalemşorları, İslami sivil toplum kuruluşlarını hedef alıp, cemaatleri gözden düşürmeye çalışıyor. Toplumun tepkisini çeken münferit olayları büyüterek muhafazakâr kesime mal eden Doğan Medya, 28 Şubat’taki gibi sinsi bir operasyon yürütüyor.

KİM NE DEDİ? BÜLENT TURAN: ‘Beşli çete’ zemin hazırladı

Bugüne kadar yapılmış darbelerin hemen hepsinde sivil unsurlar da yer aldı. 27 Mayıs darbesine Akis dergisi çanak tutarken, 12 Mart 1971’e giden süreçte ordu içi çatışmalarda Devrim dergisi gibi yayın organları kritik roller üstlendi. Bu bakımdan 28 Şubat darbesini de salt askerî bir girişim olarak değerlendirmek yersiz olur. O dönem “Beşli Çete” olarak adlandırılan STK’lar ve medya darbenin rahat bir ortamda yapılması için uygun zemin hazırladı. Ne yazık ki bu işlere karışanlar nedamet getirip esaslı bir özür dileme faaliyetinin içerisine girmediler. 15 Temmuz darbe girişimi karşısında milli bir destan yazarak tarihe geçen milletimiz bunlardan hâlâ bir özür bekliyor. Geçmişte bu girişimler içinde yer alanlar özür dilemeli ve bizler de artık rahat bir şekilde önümüze bakıp geleceğin Türkiye’sini kurabilmeliyiz. Bu tür suçlarla ilgili inanıyorum ki ilgili kurumlar yasal zemin içerisinde delillere göre bir adım atacaktır.

HUKUKÇU MEHMET SARI: Askerlerin işini medya sürdürdü

28 Şubat’ı dizayn eden sivil unsurları vardı. Bu unsurlar hiçbir zaman yargı karşısına çıkarılmadı. Toplumu dizayn etmek isteyen gazeteciler, köşe yazarları, iş adamları yeni yeni filizlenen Anadolu sermayesini köreltme çabasına girdiler. Bütün bunlara yargı eliyle hiçbir hesap sorulmadı. Sivil unsurlara dönük hiçbir süreç işlemedi. Kaldı ki o dönemin borazanlını yapanlar, meydanlarda bu işleri tahrik edenler, ışık açma-kapama eylemi yapanlara hiçbir süreç işlenmediği gibi, ‘Bu işi FETÖ organize etti’ diyerek kenara çekilme çabasındalar. Dolayısıyla böylede bir absürt nokta olarak devam ediyor. 28 Şubat askerler eliyle tankların Sincan’da yürütülmesi ile başladı ama biz şunu biliyoruz ki 28 Şubat’tın en önemli aktörleri medya üzerinden kurgulandı. Yani günün şartlarında Fadime Şahin ve Müslüm Gündüz diye başlayan, Ali Kalkancı gibi toplumla hiç bir değer yargısı buluşmayan insan figürlerini bir toplumsal kesimin; muhafazakar-milliyetçi kesimi tam anlamıyla baskı altına alma ve itham altında bırakma çabası elbette medya eliyle yapıldı.

YALÇIN TOPÇU: Ucu nereye dayanıyorsa sonuna kadar gidilmeli

28 Şubat’ta rahmetli Erbakan Hoca’nın Basın ve Halkla İlişkiler müşaviriydim. Adını batıdan alan ve onunla da gurur duyan Batı Çalışma Grubu marifetiyle hakkımızda bir tutanak tutuldu ve 28 Şubat’ta bir gecede daktilo memuru oldum. 28 Şubatı yapan NATO içerisindeki Haçlı çetenin piyonları 28 Şubat’a ad bile koyamadılar. Utangaç bir şekilde alçaklıkları yüzlerine, kalplerine ve dillerine vurmuş olacak ki post-modern darbe diye adlandırdılar. 28 Şubat, NATO’daki haçlı ittifakı tarafından ülkemiz içerindeki piyonlara yaptırıldı. 28 Şubatın askeri, sivil ve medya ayağı mutlaka açığa kavuşturulmalı. Ucu nereye dayanıyorsa sonuna kadar gidilmeli.

Türkiye Gazetesi Yazarı Nuri Elibol, bugünkü köşesinde “15 Temmuz’un temeli 28 Şubat’ta atıldı” başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte , 28 Şubat’ın medya ayağının anlatıldığı o yazı:

15 Temmuz hain darbe girişiminin faillerine yönelik yargı sürecini, fırsat buldukça mahkeme salonlarında, sıklıkla da iddianameler ve sanıkların verdiği ifadeler aracılığıyla takip ediyorum. İfadeler dikkatle analiz edildiğinde FETÖ ve iş birlikçilerinin 28 Şubat’tan bu yana ülkede askerî ve sivil alandaki örümcek ağlarını tek bir boşluk dahi bırakmadan, baş döndüren bir hızla nasıl ördüklerini görmek mümkün.

Yakın tarihin kara lekesi, yıllardır tartışılan ve bir türlü dillerden düşürülmeyen 28 Şubat postmodern darbesine ilişkin hesap sorma girişimleri maalesef bir türlü sonuçlandırılamadı. Açılan davalar sadece ‘apoletliler’ ayağıyla sınırlı kalırken medya ve sivil ayağında yer alan isimlerin üstü hep örtüldü, ya da üzerine gidilmedi. Yargının 28 Şubat örneğindeki hukuksuzluklara ve darbecilere karşı hesap sorabilirliği tartışmalı kaldı.

Şunu net bir dille ortaya koymalıyız: Eğer dün 28 Şubat postmodern darbesinin askerî, sivil ve medya ayağının üzerine gidilebilseydi, belki bir daha kimse cesaret edip “darbe” kelimesini ağzına dahi alamayacaktı. Eğer 28 Şubat’ın sivil ayağının üstüne gidilseydi ve o günkü manşetlerden hesap sorulabilseydi, Adil Öksüz gibi hainler askerî karargaha alınıp bazı apoletli hainler eşliğinde emlak komisyoncusu rolü kesemez ve kimse darbeye kalkışamazdı.

28 Şubat’tan bin yıl değil, sadece birkaç yıl sonra iktidara gelen muhafazakâr demokrat AK Parti en kısa sürede postmodern darbenin oluşturduğu konjonktürü ortadan kaldırmak üzere kolları sıvamıştı. Ancak devletin tüm kurumlarını örümcek ağı gibi sarmış olan FETÖ’nün yargı ayağı, başlayan davaları yine kendisi ile iş birliği hâlindeki medya ayağı ile sadece apoletliler üzerinden yürüterek ucuz bir manevraya dönüştürdü.

Öte taraftan 28 Şubat’ın medya ayağını yürüten Doğan Grubu, FETÖ’cü savcıların tehdit ve şantajları ile örgütün gönüllü maşası oldu. Doğan Medya Grubu zaten konjonktüre göre adaptasyon sorunu yaşamazdı, işi kolaydı… Önce Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve KCK gibi davalardaki ‘karşı’ tutumunu değiştirdi. Sonra FETÖ’nün istekleri doğrultusunda birçok ülke meselesinde FETÖ rüzgârı nereye estiyse, o tarafa savruldu. Bu hizmeti karşılığında Yargıtay ve Danıştay’daki davaları FETÖ tarafından lehine sonuçlandırıldı.

Gelelim karmaşık ilişkiler ağına…

28 Şubat darbe dosyasına bakan savcı Mustafa Bilgili’nin FETÖ’den görevden uzaklaştırılmış ve tutuklanmış olması sizce tesadüf mü? Bilgili’nin 530 ile başlayan telefon hattı ve iki ayrı IMEI numaralı cihazında FETÖ üyelerinin gizli yazışmalarında kullandıkları ‘ByLock’ tespit edildi. Bu dosyada genelde davanın esasına ve içeriğine dair konuları konuşmak yerine medya hep “tahliye edilen aktörler” üzerinden algılar yürüttü. Medya dünyasının postmodern darbedeki aktörleri hâline gelen şahıslardan hesap sorma yönündeki pratiklerinin bir türlü gerçekleşmemesi, süren davada yargının güvenirliğine halel getirdi.

Yargıdan sonra şimdi 28 Şubat’ın medya ayağına dair akıllardan çıkmayacak iki başlığı şöyle bir hatırlayalım.
05 Şubat 1997 tarihli Milliyet gazetesinde, “Sincan manevrası iktidarı sarstı,” “Refahyol dağılıyor mu tartışması başladı,” “Silahlı Kuvvetler Sincan’da,” “Sincan’dan ordu geçti” manşet ve haberleri…

05 Şubat 1997 tarihli Hürriyet gazetesinde “Tank sesleri,” “Olay ilçe Sincan’da heyecanlı sabah,” “Sabahın erken saatlerinde tankları gören Sincanlılar darbe olduğunu sanarak büyük şaşkınlık yaşadılar” manşet ve haberleri…

Peki ya Andıç skandalı ile bu medya gruplarının kendi yazarlarını harcaması? Hatırlarsanız 1998’de yakalanan PKK’nın sözde üst düzey yöneticilerinden Şemdin Sakık’ın soruşturma zaptına FETÖ ve apoletli dostlarının eliyle “bazı gazeteciler ve STKların PKK’dan para aldıklarına yönelik” yalan ifadeler eklenmişti. Sakık mahkemede bu ifadeyi kendisinin vermediğini belirtmişti. İddia oydu ki bu ifadeler Çevik Bir ve Erol Özkasnak tarafından basına sızdırılmıştı. Sonuç? Suikastlar, işe son vermeler… Mağdurlardan Cengiz Çandar ve rahmetli Mehmet Ali Birand’ın mesleki hayatını lekeleyenlere kim çanak tuttu? Buna bakıldı mı mesela?

Kutlu Savaş’ın hazırladığı ve hâlâ soruları cevaplanamamış Susurluk Raporu’nu hatırlayalım. Raporda, Gladyo yapılanmasından bahsedilirken FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in adı geçiyordu. Bu rapordan hemen sonra Tuncay Özkan Kanal D’de Fetullah Gülen’le bir röportaj yaparak örgüt elebaşını temize çıkardı mı, çıkarmadı mı?

Bir örnek daha… Rahmetli Erbakan’ın “Ulusa Sesleniş” konuşması millî maç nedeniyle ertelenmişti. Yeni baskıyı yetiştiremeyen Hürriyet ise ertesi gün, sanki Erbakan’ın konuşması gerçekleşmiş de onu eleştiriyormuş gibi “Yalan Rüzgârı” diye manşet atmıştı. Peki bunun hesabı soruldu mu?

Bu manşetlerin, itibar cellatlıklarının hiçbirinin hesabı sorulmadı.

Gelmiş geçmiş bütün sağ ve sol partiler medya sektörü, iş çevreleri ile girift ilişkiler kurdular, bunu biliyoruz. Özal da, Demirel de, Tansu Hanım da yaptı bunu. Ama bir takım sermaye grupları ve medya, devletle öyle özel ilişkiler kurmuşlardı ki devlet bunlara sürekli olarak kredi, teşvik ve çeşitli kolaylıklar sağlamak zorunda olan bir arpalık hâline gelmişti âdeta.

1994 ekonomik krizi olduğunda bir takım sıkı para politikaları uygulanacak olması nedeniyle Tansu Hanım’ın bu destekleri kesme kararı almasıyla dananın kuyruğu koptu. 10 Mayıs 1997 tarihinde Tansu Çiller’in bazı medya patronlarını hedef aldığı Sultanahmet mitingi sonrasında, medya Çiller’i cezalandırma kararı aldı. Ve bu medya patronları bunu bir alışkanlık hâline getirdi. Sonrasında rahmetli Erbakan Hoca da bu densizlerin hedefi oldu ve malum 28 Şubat krizi…

Tuncay Özkan Kanal D’de Fetullah Gülen’le bir röportaj yaparak örgüt elebaşını temize çıkarmaya çalışmıştı.

Doğan Medya Grubu aslında pek değişmedi. AK Parti hükûmetine karşı zaman zaman isyan duyguları depreşse de 28 Şubat döneminde ziyadesiyle deşifre olduğu için AK Parti’ye karşı nötr kalma politikası izliyor görüntüsü verdi. Hatta fazla ses çıkaran birçok eski tüfek darbeci-gazetecinin geçen dönemde kovulmaları da bu tercihle yapılmıştı.

Tabii ki bu bahsettiğimiz politikalar, Doğan Grubu’nun pes ettiği anlamına gelmiyordu. Sadece “tehlikeye” karşı fırsat kolladılar. Ve nihayet beklediği o büyük “fırsatın” geldiğine kanaat etmiş olmalıydı ki Doğan Grubu, ani bir atakla yeniden AK Parti hükûmetin karşısına dikilme zamanının geldiğine inanmaya başladı. Bu fırsat hiç şüphe yok ki dış dinamiklerin büyük etkisiyle ivme kazanan “Gezi süreci” olmuştu. Gezi süreci, nasıl ki ölmeye yüz tutmuş marjinal, ulusalcı-sol ittifak için ab-ı hayat olduysa Doğan Grubu’na da küllerinden doğma ve yeniden vuruşma fırsatı veriyordu. Ancak Doğan Grubu bu derin yenilginin ardından sessizliğe gömüldü. Sonrasını herkes hatırlıyor…

Doğan’ın Tayyip Erdoğan nefreti hiç azalmadı. Belediye Başkanlığından başlayarak bu güne kadar ne zaman kafalarını çıkaracak bir atmosfer oluştuysa hinliklerini yapmaktan, kinlerini kusmaktan geri durmadılar.

İBB Başkanlığı esnasında, şiir okuma davasının duruşmasından önce; “Siyasi hayatı bitebilir”, “Tayyip’e şok ceza” manşeti ile çıktı Hürriyet gazetesi. Yargıtay kararından sonra ise “Siyasi hayatı bitti” ve “Muhtar bile olamayacak” başlıklarını attı. Daha eskiye gidersek “Özal’ın tek adam olma hevesi” manşeti yine Hürriyet’e ait. Hürriyet’in internet sitesinde kullanılan “Yüzde 52 ile seçilen Cumhurbaşkanı’na idam” başlığını hatırladınız mı? 17 Aralık darbe girişiminden sonraki manşetleri ise “Kaçabilirsen kaç”

19 Aralık 2013’te Doğan Grubu’na ait Radikal gazetesinin manşeti “Sarraf’ın 3 Bakanla ilişkisi – Türkiye’yi sarsan 3 ayaklı operasyon”du.

Başörtüsü ile ilgili Anayasa değişikliğinin Meclis’ten geçtiği günün ertesinde Hürriyet’in manşeti “411 el kaosa kalktı” olmuştu. Komisyonda bu manşet sorulan Doğan, “Haberim olmadı. Ertuğrul Özkök yapmış” deyip milletin aklı ile alay ediyor. Herkes biliyor ki Ertuğrul senden habersiz adım bile atmaz. AB kurumlarında ve özellikle de Almanya kamuoyunda, Washington’da Türkiye ile ilgili oluşturulan olumsuz algı ve havada Doğan Grubu’nun ve FETÖ’cülerin önemli bir payının olduğunu kim inkâr edebilir? Bunlar, millete, milletin değerlerine, inançlarına, örfüne ve töresine, dün rahmetli Özal’a, bugün millete hizmet yolunda büyük adımlar atan milletin adamı Erdoğan’a düşmanlık yaptılar, yapmaya devam edecekler. Uygun zaman ve zemini buldukça kafalarını çıkarıyorlar. Çünkü bunlar yerli ve millî değiller. Bunlar distribütör. Patronları Batı’da.

Bu nedenle, bir kez daha söylüyorum. Kalıtsal rahatsızlıklar sık sık nükseder. 28 Şubat’ın medya ayağına ve sivil ayağına dokunmadığınız sürece 15 Temmuz virüsünü temizleyemezsiniz. Fırsatını, ortamını bulduklarında aynı hinlikleri yine fazlasıyla yapacaklarından şüpheniz olmasın. 

Latif Erdoğan’ın, ‘İhlas Finans’ı FETÖ batırdı’ itirafında eksik bırakılan kısmın, darbenin sivil ayağı olduğunu ifade eden Koç, ‘Aydın Doğan da bunun içindedir. Çok umudum yok ama yine de buradan savcılara ihbarda bulunuyorum; İFK’nın nasıl batırıldığını, o dönem kimlerin iş birliği yaptığını çözerseniz, 28 Şubat’ın asıl sorumlusu sivil ayağa da ulaşmış olacaksınız’ dedi.

İşte Yücel Koç’un ‘Aydın Doğan’ın tetikçisine zor sorular’ başlıklı yazısı

Ahmet Hakan, patronundan talimat almış olmalı ki, FETÖ itirafçılarının bile “Biz yaptık” itirafında bulunduğu İhlas Finans Kurumu üzerinden İhlas’a saldırıya geçti.

Yazdıklarında yeni bir şey yok, güya mesaj veriyor.

Hoş, bir gazeteci dostum daha birkaç gün öncesinden uyarmış, Doğan Grubu’nun yakında saldırıya başlayacağını söylemişti…

Haklı çıkması uzun sürmedi.

Özellikle sivil ayağıyla ilgili bir arpa boyu mesafe katedilemeyen 28 Şubat davasından şahsen umudu kestim, ama yine de hatırlatmak gerek…

Ahmet Hakan o dönem bizim mahallede muhafazakârlığa oynadığı için şahit olmamıştır…
Patronuna şunları sorsun, bakalım ne cevap alacak;

Latif Erdoğan’ın anlattığı arşiv kayıtlarında geçen; 1997 yılında Fetullah Gülen’e, ‘Bana da bir görev ver hocam. Vazifemi yerine getireyim’ dediği doğru mu?

Verdiği vazifeler arasında İhlas’ın batırılması projesi var mı?

Aydın Doğan, 28 Şubat öncesi İhlas Holding için “Bunlar çok büyüdü. Artık durdurulması lazım” dedi mi?

İhlas’a ‘yeşil sermaye’ damgası vurup, öncelikle İFK’nın batması için harekete geçen 28 Şubat’ın asker ve sivil kanadı ile Aydın Doğan arasında nasıl bir iş birliği vardı?

Aydın Doğan’ın, FETÖ’yü palazlandıran 28 Şubat’ta sivil ayağın bir numarası olduğu iddiası doğru muydu?
İhlas’ın başı çektiği Anadolu sermayesi ‘yeşil’e boyanıp doğrudan hedef alınırken, Aydın Doğan’ın gazetesi Hürriyet’in manşetleri nasıl bir rol aldı?

İhlas Finans ‘batırılmadan’ önce ve tasfiye sürecinde, üç büyük yabancı yatırımcı İFK’ya ortak olmak istedi. Bütün borçları kapatmak bir yana, 5 yılda minimum 5 milyar dolarlık kâr öngörülen bu ortaklık başvuruları, kanunen hiçbir engel olmadığı hâlde, FETÖ’nün yayın organı Zaman ve Doğan’ın gazetesi Hürriyet’e neden ve nasıl aynı anda hedef oldu? Aralarında nasıl bir iş birliği vardı, karşı çıkmalarındaki ortak amaç neydi? 

İhlas’ın kazandığı, 9 milyar dolar kâr öngörülen Bursa-Yalova elektrik dağıtım ihalesini ‘yeşil sermaye’ diye kim iptal ettirdi? İhlas’la aynı şartlardaki Aydın Doğan’ın aldığı ihaleye neden dokunulmadı?

İhlas’la ilgili FETÖ’nün her talimatını kusursuz yerine getiren Ecevit ve Mesut Yılmaz’lı koalisyon hükûmetlerini eli cebinde kurduran Aydın Doğan, Ecevit ve Yılmaz’dan İFK ile ilgili neler istedi?

Aydın Doğan’ın her emrini şak diye yapan Mesut Yılmaz’a, “Anam a…dım olsun ki İhlas’ı batıracağım” dedirten kendisi miydi?

Hürriyet, o dönem faizsiz bankacılığın bir numarası İFK batırılırken, Bank Asya’ya hiç dokunulmamasını neden sorgulamadı?

Haftalarca İFK’yı hedef yapıp, mudileri şube önüne toplayan, bir yıl sonra da televizyon ve gazete kuracak güce (!) ulaşan Ufuk Güldemir ile konuyu manşetlerinden indirmeyen Aydın Doğan arasında iş birliği var mıydı?

        ***
Latif Erdoğan’ın, Nurettin Veren’in “İhlas Finans’ı FETÖ batırdı” itirafında eksik bırakılan, darbenin sivil ayağıdır… Aydın Doğan da bunun içindedir.

Başta yazdığım gibi çok umudum yok.

Yine de buradan savcılara ihbarda bulunuyorum;

İFK’nın nasıl batırıldığını, o dönem kimlerin iş birliği yaptığını çözerseniz, 28 Şubat’ın asıl sorumlusu sivil ayağa da ulaşmış olacaksınız.
 

İFK nasıl batırıldı? İşte gerçekler…

Aydın Doğan’ın manşetlerle hükûmetler yıkıp, hükûmetler kurduğu yıllar…

Enver Ağabey, yaklaşan ekonomik krizi görür…

İktidarda, FETÖ’nün parmağında oynattığı Bülent Ecevit ile Aydın Doğan’ın maaşlı çalışanı gibi hizmet veren Mesut Yılmaz vardır.

Henüz İFK ile ilgili kamuoyuna yansıyan bir şey yoktur ama, Enver Ağabey, can düşmanı FETÖ ve 28 Şubat’çı ortaklarının İhlas’a yönelik finansal operasyon yapacağını fark etmiştir.

O dönem Türkiye’nin üzerine kara bulut gibi çökenler faizsiz finans kurumlarına zaten yan gözle bakmakta, sırf büyümesinler diye bankalardan iki kat fazla vergi almaktadır.

Bir yabancı ortak almak, kesinlikle doğru bir adım olacaktır.
             ***
Nitekim Avrupalı bir yatırımcı, İFK’nın yüzde 50’sine 600 milyon dolar ödeyerek ortak olmak ister.

Enver Ağabey, yatırımcıyı Türkiye’ye davet eder, Ankara’da girilmedik kapı bırakılmaz.

Yabancı sermayedar Başbakanlık, BDDK, TMSF ile doğrudan görüştürülür…

Hepsi ‘tamam’ der.

Hiçbir engel yoktur.

Çünkü o dönem finans kuruluşları Anonim Şirkettir ve ticaret kanununa tâbidir.

BDDK, Ticaret Hukuku’nun 496. maddesi kapsamında hisse devrinin en doğal hak olduğunu teyit eder.
Bununla yetinilmez…

Alanında söz sahibi uluslararası değerleme kuruluşu Price water house Coopers (PwC) ve UBS Bank da Türkiye’ye davet edilir, haftalarca inceleme yapılır.

Sonuç; Satış en doğal hakkınız…
             ***
Avrupalı yatırımcı, finans kuruluşları arasında lider olan İFK’nın parlak durumunu ve yasal engel olmadığını görür, kararını verir.

Kesinlikle ortak olacaktır, prosedürler için sadece 8 haftalık zamana ihtiyaç vardır.

Gönül rahatlığıyla hazırlıklarını tamamlamak üzere ülkesine döner…

10 Şubat 2000’de, yani Enver Ağabeyin doğum gününde İhlas Finans’a resmî bir yazı ulaşır;

“Faaliyetleriniz durdurulmuştur…”
             ***
Mecburen tasfiye süreci başlar…

Bir süre sonra İhlas’ın kapısını Dubai İslamic Bank (DIB) çalar.
O dönem Orta Doğu’nun en güçlüsü…
PwC ve UBS Bank’ın raporları ile getirdikleri uzmanların incelemeleri örtüşünce ‘Tamam’ derler.
Başkent trafiği yeniden başlar.
Bütün kurumlar yine “Hiçbir problem yok” cevabı verir.
Parayı yatırdıkları gün hiçbir mudinin alacağı kalmayacağı gibi, UBS raporunda ‘en az altı katı kârlılık’ görünüyordur.
Fakat Ankara’daki kirli mekanizma hemen harekete geçer.
FETÖ’nün amiral gemisi Zaman ve Aydın Doğan’ın amiral gemisi Hürriyet, aynı zamanlamayla “İhlas spekülasyon peşinde” diye haberler yapmaya, satış işlemini karalamaya başlar.
Bu karalama kampanyası DIB’i ürkütür, yatırımı askıya alır.
             ***
Burada ilginç bir ayrıntıya değinmekte yarar var…
Dubai’de yapılan görüşmelerde küçük bir kriz yaşanır.
Sebebi; Türk lirası üzerinden açılan hesapların, Enver Ağabeyin talimatıyla dolara çevrilmesidir…
Dubaili bankacılar, “Neden böyle bir şey yaptınız? Borcunuz 1 iken, siz 4’ün üzerine çıkarmışsınız. Bunu yapmasanız zaten borcunuz bitmiş” der.
Yani 300 TL alacağı olan bir mudiye borç, krizde dolar fırladığı için 1300 TL’ye çıkmıştır.
İFK adına görüşmeye katılan heyet, “Enver Bey, ekonomik krizden dolayı borcun ödenmesi uzun sürebilir. Bu arada vatandaş mağdur olmasın diye bu kararı aldı” deyince, Dubaililer şaşkınlık içinde kalır.

             ***
Bitmedi…
DIB’den kısa zaman sonra Abu Dabi Islamic Bank, İFK’ya talip olur.
Onlar da 5 yılda 5 milyar dolar kâr öngörüyordur.
Aynı süreç tekrarlanır.
Türkiye’de yapılan incelemelere BDDK ekibi de katılır.
“Her şey tamam” deyip ikna olduktan sonra, DIB’le olduğu gibi, onlarla da ara sözleşme imzalanır.
Dönmek üzere ülkelerine gittiklerinde, bankanın başındaki kişinin telefonu çalar.
Arayan BDDK’dan iki avukattır…
FETÖ’cü oldukları yıllar sonra ortaya çıkan ve kurumdan uzaklaştırılan bu iki avukat, “Buradan İFK ile ilgili hiçbir şey geçmez” diye tehdit eder.
Avukatlar bununla da kalmayıp, “Size Tekstilbank’ı satalım” teklifinde bulunur.
Aynı günlerde, Hürriyet ve Zaman da İFK ile ilgili karalama haberlere başlar, bu ortaklık da rafa kalkar.
             ***
Merak edenlere, işte gerçekler…
Hepsi kayıtlarıyla, belgeleriyle bizde…
İFK’ya bu operasyonu çekenler, satışını engelleyip vatandaşı asıl mağdur edenler, bir de utanmadan “Niye ödemiyorsunuz?” yaygarası koparıyor.
Ama unutmayın; gerçekler er ya da geç bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.

Aydın Doğan’ı özetleyen bir örnek…

Yakın muhatabından dinledim…
TGRT’nin parlak yılları…
Beyaz olarak ünlenen Beyazıt Öztürk’ün, Kanal D’deki sözleşmesi bitecektir.
Enver Ağabeyin yanına gelir.
Sözleşmesi bittikten sonra TGRT’de program yapmayı istemektedir.
Enver Ağabey, Beyaz’ı da yanına alır, TGRT’yi gezerler.
Makamına döndüğünde telefonu çalar.
Arayan Aydın Doğan’dır…
“Sen benim adamımı nasıl almaya kalkarsın?” diye başlayıp, ağzından köpükler saçarak bir sürü laf eder.
Enver Ağabey dinler dinler, sonra “Ben çağırmadım ki, kendi geldi. Sen istemiyorsan almam” der.
Mevzunun burada kapanacağını düşünüyorsunuz değil mi?
Aydın Doğan öyle yapmaz…
Radikal’e talimatı vermiştir…
Manşet atılır; Kolacı Enver…
Borsaya açık Kristal Kola üzerinden İhlas’a zarar vermeye kalkar…
             ***
Aradan zaman geçer.
Cem Uzan, Aydın Doğan’a Almanya’da operasyon çeker, Simavilerin üzerindeki baskı tesislerini bir günde satın alır, Hürriyet açıkta kalır.
Türkiye gazetesinin Frankfurt’ta tesisleri olduğu için hemen Enver Ağabeyi ararlar.
Enver Ağabey, önce Hürriyet’i, sonra Türkiye’yi bastırır…
Teşekkür için arayan M. Ali Yalçındağ, “Biz size eşeklik yaptık. Siz insanlık gösterdiniz” der.

Raconu sadece Aydın Doğan keser!

Ahmet Hakan üzerinden demek istiyor ki;
Biz istediğimize, istediğimizi söyleriz, ama kimse bize laf edemez.
Biz herkese çamurlaşabiliriz, kimse mukabele edemez.
Üst aklın bütün taşeronlarını desteklesek bile hep suyun üstünde dururuz.
Biz herkesi hedef alabiliriz, kimse bize yan bakamaz.
Darbeleri de desteklesek, hükûmetleri de yıksak en demokrat biz görünürüz.
Hangi iktidar başta olursa olsun, baş köşede biz otururuz.

Kimler, kimlerle beraber?

Doğan Grubu’nun İhlas’a yeni operasyona kalkışması sürecinde bir detay dikkatimi çekti.

Geçenlerde, FETÖ’cülerin Enver Ağabeye yaptıklarını kaleme almıştım malum…
Yazıda, bir gazeteye de o dönem bizim yanımızda durduğu için teşekkür etmiştim.
Üzerinden hafta geçmedi ki, aynı mahallede olduğumuz o gazete birinci sayfasından İhlas’ı hedef alan küçük bir haber verdi.
Gerçekten tuhaftı!..
Gereken cevabı verdik.
Fakat, asıl şaşırtıcı olan, bu saldırının devamının Hürriyet’ten gelmesiydi.
Umarım ben yanılıyorumdur da, yeni bir “Kimler, kimlerle berabermiş” şaşkınlığı yaşamayız.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri düzenledikleri programa Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’yı davet etti. Programa katılan Bakan Kaya, üniversiteli gençlerle 16 Nisan Referandumunu konuştu. Konferans sonrası Bakan Kaya öğrencilerin arasına geçerek üniversite sıralarına oturdu.

“BİR DAHA 28 ŞUBATLAR YAŞANMASIN DİYE ‘EVET’ DİYECEĞİZ”

Öğrencilerin 28 Şubat’a ilişkin soru sorması üzerine Bakan Fatma Betül Sayan Kaya, “Bir daha 28 Şubatlar yaşanmasın diye ‘evet’ diyeceğiz. 16 Nisan’da hep birlikte vesayete son vereceğiz. Bin yıl sürecek dedikleri 28 Şubat’ı hep birlikte yaşadık. Sizler belki o zaman çok küçüktünüz ama benim ablam İstanbul Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölüm birincisi olmasına rağmen başörtüsünden dolayı atılan öğrencilerden birisi. Bugün çok şükür başörtüsü ile kızlarımız başı örtülü başı açık ayrım yapılmaksızın üniversite sıralarında hem öğrenci hem akademisyen olarak görev yapıyor. Ben de bir ablanız olarak başörtülü bir kadın bakanım. Bu benim için büyük bir onur meselesi. Gece gündüz demeden milletimiz için çalışıyoruz. Bir daha 28 Şubatlar yaşanmasın diye ’evet’ diyeceğiz. 16 Nisan’da hep birlikte vesayete son vereceğiz” ifadelerini kullandı.

“2023 YILINDA KADINLARIMIZIN İSTİHDAM ORANINI YÜZDE 41’E ÇIKARACAĞIZ”

Kadınların 2023 yılı hedeflerinde istihdama katkılarının artacağına dikkat çeken Bakan Kaya, “Ülkemizin güçlenmesi, büyümesi demek toplumsal olarak refah seviyesinin artması demek. İş olanakları artacak istikrarla birlikte. Refah seviyesini artıracak bir sistem getireceğiz Allah’ın izniyle. Yaptığımız düzenlemelerle kadınlarımızı güçlendirmeyi hedefliyoruz. Kadını güçlendiriyoruz ki aileyi güçlendirelim, toplumu güçlendirelim. Kadınlarımız daha güçlü olacaklar. Sistemle birlikte istihdam olanakları artacak, kadının işgücüne katılım oranları da yükselecek. 2023 hedeflerine çok daha hızlı bir şekilde ilerleyeceğiz. Kadınlarımızın istihdam oranını yüzde 41’e çıkaracağız 2023 yılında. Kadınlarımızın üniversite oranını artırarak daha fazla eğitim almalarını sağlayacağız” dedi.

Harun Basat 

Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, TGRT Haber ekranlarında yayınlanan “Neler Oluyor?” programına konuk oldu. İhlas Haber Ajansı ve TGRT Haber Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar’ın sorularını cevaplayan Tüfenkci, gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu. TBMM Genel Kurulunda görüşülen uluslararası sözleşmelere dair yorumda bulunan Tüfenkci, “Bugün uluslararası sözleşmeleri Meclis onaylıyor ve gündeminde 40 uluslararası sözleşmenin onayını aldı. Daha önce 38 sözleşmenin onayı gerçekleşmişti bir oturumda. Dolayısıyla bu rekor da kırılacak bu gece” şeklinde konuştu.

“28 Şubat günlerini hatırlatan bir manşettir”

28 Şubat post modern darbesinin 20’inci yılına 2 gün kala bir gazetede atılan “Karargah Rahatsız” manşetinin 28 Şubat sürecini hatırlatan bir detay olduğunu kaydeden Tüfenkci, “Bunlar eski Türkiye’nin adetleriydi. Tam da 28 Şubat’ın yıldönümüne denk gelen bir dönemde yine malum medya grubu tarafından böyle bir manşet atılması, 28 Şubat günlerini hatırlatan bir manşettir. Taraflar gerekli açıklamaları yaptı, konu açıklığa kavuştu ama ‘Bu mesaj kimlere verildi, kimler bu mesajı alıyor’ açısından bakmak ayrı bir konu. Esasında o manşet niye atıldı, kimler rahatsız? Karargah rahatsız değilse bile birileri rahatsız. Belki yayın grubunun içinden birileri, yoksa başka bir cenahtan mı rahatsızlık var? Bunların tamamı ortaya çıktı gibi. Milletimiz 15 Temmuz gibi fiili bir darbe girişimine pabuç bırakmamış bir millet. Cumhurbaşkanımızın dediği gibi ‘Manşetlerle hükümet devirmek ve hükümet kurmak dönemleri çoktan geçti ve millet gerekli cevabı her daim veriyor.’ O manşeti görünce de millette büyük bir huzursuzluk ve cevap noktasında da büyük bir yarış vardı. Herkes alacağını aldı” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’dan ‘Karargah Rahatsız’ manşetine sert tepki!

“Darbeler yapılırken parlamenter sistem yok muydu?”

Parlamenter sistem içerisinde yaşanan darbelere hep beraber şahit olduklarının altını çizen Tüfenkci, “Birileri parlamenter sistemin faziletlerinden bahsediyor. ‘Parlamenter sistem şöyle özgürlüğü sağlıyor, demokrasiyi sağlıyor, denetimi sağlıyor’ diye anlatıyorlar ya, sanki biz Türkiye’de hiç yaşamadık. Hiç geriye doğru hafızamız yok ve Türkiye’nin cumhuriyetten sonraki demokrasi serüvenini bizler unuttuk veya 1960 darbesini, 1971 muhtırasını, 1980 darbesini, 28 Şubat’ı unuttuk, 2007 e-muhtıraları unuttuk ve 15 Temmuz’daki darbe girişimini unuttuk. Bunlar hangi sistemde oldu, Allah’ını seversen? Bu darbeler yapılırken parlamenter sistem uygulanmıyor muydu? Parlamenter sistemde yargı yok muydu, niye yargı bunları önleyemedi? 28 Şubat’ta o yargı mensupları; bağımsız olması gerekirken, nasıl bir emirle koşarak karargaha giderek tempo tutturduklarını bu millet unuttu zannediyorlar. ‘Bu sistem değişsin’ derken, esasında ‘darbe üreten sistem değişsin’ diyoruz” diye konuştu.
Tüfenkci, AK Parti olarak çıkmaza düştükleri anlarda hep milletin kararına başvurduklarını ve milletin de her zaman önlerini açarak doğru kararı verdiğini ifade etti.

“Milletin bir rahatsızlığı yok, o manşeti atanların bir rahatsızlığı var”

Yapılan uygulamalardan milletin bir rahatsızlık duymadığını, manşeti atan kesimlerin bir rahatsızlığının olduğunu vurgulayan Tüfenkci, sözlerini şöyle sürdürdü:
“28 Şubat’ta bir zulüm işlenmişti bütün muhafazakarlara karşı. En çok zarar görenler de başörtülü hanım kardeşlerimizdi. Rahatsızlık ifade edildiğinde, orduda görev yapan başörtülü kardeşlerimizin başörtüsüyle görev yapmasının önünün açılmasından rahatsızlık duyanlar kimlerdir diye baktığımızda, 28 Şubatları yapanlar. O manşetlerle aynı zaman dilimi içinde görülen ve milletimizin zihninde oluşan tablo 28 Şubat süreci. Milletin bir rahatsızlığı yok, o manşeti atanların bir rahatsızlığı var. Sonradan da o manşetin yanlış olduğu ortaya çıktıktan sonra da 180 derece çark edildi.”

Bahçeli’den ‘manşet’ açıklaması

“Faiz ve dövizi yükselterek bu milleti dize getirmeye çalıştılar”

Türkiye’yi terörle dize getiremeyen bir takım çevrelerin ekonomik operasyonlara başvurduğunu söyleyen Tüfenkci, “Bulunduğumuz coğrafya önemli bir coğrafya. Burada terör saldırıları altında yaşıyoruz. Bu saldırılarla, örgütlerle mücadele etme noktasında topyekun tüm kurumlarımızla mücadele ediyoruz. FETÖ’den tutun PKK’ya, DHKP-C ve DEAŞ’a kadar aklınıza gelmeyen tüm terör örgütleriyle ve bu coğrafyada gözü olan bir takım güçlerin bunları kullanmasıyla ortaya çıkan bir tablo var. Bunlar zaman zaman 15 Temmuz’da elde edemedikleri, daha sonra her ilde bir sürü sivil vatandaşlarımızı şehit eden, o korku ve panikle Türkiye’nin imajını zedelemeye çalışan terör örgütlerinin yerini eylül ayından sonra ekonomik anlamada Türkiye’yi çökertmeye yönelik operasyon başlatıldı. Türkiye’de faiz ve dövizi yükselterek, bu milleti dize getirmeye çalıştılar” açıklamalarında bulundu.

“Şubat ayında dolar karşısında en iyi performans gösteren para birimi Türk lirası”

Türkiye’ye ekonomik bir istikamet çizilmeye çalışıldığının altını çizen Tüfenkci, şöyle devam etti:
“Makro ekonomik dengelere baktığımızda bizimle aynı şartlarda olan ülkelerin notuyla bizim notumuzu kıyasladığımızda gerçekten bir oyun olduğunu, siyasi bir manipülasyon olduğunu ve Türkiye’ye bir istikamet çizilmeye çalışıldığını gördük. Cumhurbaşkanımızın açıkça ifade ettiği gibi ‘Bu ülkede birileri istikamet çizecekse, bunu milletten başkası çizemez.’ Cumhurbaşkanımızın çağrısına uyan milletimizle 12 milyardan daha fazla döviz bozularak, ekonomiye enjekte edildi. Burada önemli olan o duruşu gösterebilmek. Bunun getirisi, götürüsü vardır ama çağrıyla birlikte topyekun kenetlenerek, bu şekilde hareket edebilmek çok önemli ve anlamlı. Şubat ayı için dolar karşısında Türk lirasının dünyada en iyi performans gösteren para birimi olduğunu görüyoruz. Türk lirası dolar karşısında 4 küsurlarda değer kazanmış oldu. Bu aslında suni yükseltmenin geri dönüşüydü.”

“2017 yılı çok daha iyi olacak”

Geride kalan istatistiklere bakarak Türkiye’yi 2017’de ekonomik olarak güzel günlerin beklediği müjdesini veren Tüfenkci, “Ocak verilerine baktığımızda gerek ihracat rakamlarına, gerek güven endekslerine baktığımızda, gerek Türk lirasının döviz karşısında aldığı pozisyona baktığımızda iddia ediyorum 2017 yılı çok daha iyi olacak. İşsizliğin artacağına dair bir beklenti oluşturulmaya çalışılıyor ama Cumhurbaşkanımızın önderliğinde başlatılan istihdam seferberliğiyle beraber, insanların destekleriyle beraber, işsizlik beklendiği kadar artmayacak, sabit kalacak veya gerileyecek” değerlendirmesinde bulundu.

“Türkiye’nin güçlü hükümetlerle yönetilmesi, manipülasyonları tamamen kapatacak”

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte oluşacak güçlü hükümetlerin yapılan oyunlar karşısında akamete uğratılamayacağını belirten Tüfenkci, “Sürekli bu oyunlar karşısında güçlü bir Türkiye ve güçlü bir hükümet bu oyunları akamete uğratacak. Kolay manipüle etmeye çalışılmayacak. Dünya ticareti gerilerken, krizlerle uğraşırken, Türkiye’nin istikrarı, güveni yakalaması, Türkiye’nin güçlü hükümetlerle yönetilmesi, manipülasyonlara tamamen kapatacak Türkiye’yi. Hızlı karar alan bir ülke, 5 yıl süreyle seçim olmayan bir ülke, 5 yıl süreyle önünü gören bir yatırımcı, 5 yıl süreyle konulan programların sık sık değişmediği bir Türkiye, sistemini bu şekilde dizayn etmiş bir Türkiye bölgesinde şaha kalkar, 2023 hedeflerini daha kolay yakalayabilir. 2053 ve 2017 hedeflerine daha koşar adımla gidebilir. Refah düzeyi artınca, vatandaşın cebine giden para da artar. ‘Orta gelir tuzağı’ denilen kimi ülkelerin 30, 40 yılda çıktığı bu patinajdan sistem değişikliğiyle Türkiye çok daha hızlı bir şekilde belki 5 senede, belki 10 senede bu sarmaldan kurtulmuş olacak” dedi.

Bakan Bozdağ’dan manşet tepkisi: ‘Kimse ayar veremez’

Tüfenkci, parlamenter sistemin yavaş işleyişinden faydalanarak kendilerine rant sağlayan çevrelerin cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte oyunlarının bozulacağına dikkat çekerek, “Gücünü milletten alan ve vesayet sistemlerini bertaraf etmiş, rantlar üzerinden veya faiz üzerine sistemlerini inşa etmiş vesayet odaklarının bu sistemde bir anlamı kalmayacak. Bu odaklar parlamenter sistemin yavaş işleyişinden ve bürokrasinin hantallığından faydalanarak ve oluşturdukları lobilerle milletin kazandığını kendi ceplerine aktaran bir sistemden milletin hayrına olan bir sisteme geçmiş olacağız. Vatandaş işini büyütecek, daha fazla üreteceğiz. Daha fazla ihracat yapacağız. Hızlı ihracat yaparak yeni pazarlara gireceğiz. Şimdi bir karar alıyorsun, 2016’da aldığımız kararlar 2017’de ancak hayata geçebiliyor ama Cumhurbaşkanlığı hükümet modeliyle birlikte sistem birbirine konsüle olduğu için hızlı bir şekilde hareket edecek. İşsizlikle ilgili alınan kararları hızlı bir şekilde takip edecek ve tüm bakanlar bu noktada yoğunlaşmış olacak” değerlendirmelerinde bulundu.

“Padişahlık yönetimi 100 yıl öncede kaldı”

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte Türkiye’nin daha rekabetçi bir ortama taşınacağını söyleyen Tüfenkci, “Bunu rejim değişikliği gibi algılatmak isteyen ve yalan tenzilatta bulunanlar var. Bu bir rejim meselesi değil, yönetim sistemi değişikliği. Padişahlık yönetimi 100 yıl öncede kaldı. Hiçbir diktatör kendini yargılatmak istemez. Bu sistemde yargı daha güçleniyor. Biz bununla yargıya bağımsızlık yanında tarafsızlığı getiriyoruz. Cumhurbaşkanının yapmış olduğu işlemleri yargı denetimine tabi tutuyoruz. Şu anda Cumhurbaşkanı hiçbir şekilde yargılanamaz, yapmış olduğu işler de yargı denetimine tabi değil” dedi.
Yeni sistemle birlikte TBMM’nin üstleneceği misyona da değinen Tüfenkci, “Biz bu sistemle Meclisi güçlendiriyoruz, asli görevine döndürüyoruz. Meclisin yasama görevi vardır. Meclisin denetleme görevi vardır, bu anlamda şu andaki işlevi neyse o şekilde denetleme yaptırıyoruz ve iki güç olarak kabul ediyoruz. Biri tıkandığı zaman Meclisin de, cumhurbaşkanının da birbirini seçime götürme hakkı var” şeklinde konuştu.

“1 Kasım’da da koalisyon çıksaydı, 15 Temmuz’da bu millet ne yaşardı”

Tüfenkci, yeni sistemde sözün millete ait olacağını vurgulayarak, “Şu anda cumhurbaşkanıyla hükümet arasında kriz çıktığında bunun faturasını millet ödüyor. Şu anda bir uyum varsa, aynı dava şuuruna sahip insanların birbirinin hukukunu korumaları ve birbirlerine saygı çerçevesinde işlerini yürütmelerinden dolayı bu sistem devam ediyor ama bunu kurumsallaştırmak lazım. Her zaman bu şekilde uyumlu bir yapıyı bulamayız. 7 Haziran seçimlerinden sonra AK Parti olarak birinci parti çıkıyorsun, hükümet kuramıyorsun. Bir daha seçime gidiyorsun. O seçimde de tek başına bir iktidar çıkaramasaydı ve koalisyon olsaydı. 15 Temmuz’da bu millet ne yaşardı? Rahmetli Turgut Özal, Mesut Yılmaz’ı getirdi. Başbakan yaptı ama aralarındaki çatışmadan dolayı sistemin nasıl kilitlendiğini, bu milletin hangi bedelleri ödediğini hep beraber yaşadık. Rahmetli Bülent Ecevit, Ahmet Necdet Sezer’i getirdi, ne oldu bir anayasa kitapçığı fırlatmayla sistem nasıl dağıldı, Türkiye nasıl bir anda yüzde 30’larda fakirleşti, döviz nasıl bir anda fırladı, bunu hep beraber yaşadık. Bu sistem, iki başlılık çatışmayı tetikliyor. Bunun faturasını da hükümet değil, millet ödüyor. 360 kilometre hız yapan bir araç varken biz niye 100’ün üzerine çıkamayan bir aracı tercih edelim” dedi.

“Ürün İhtisas Borsası’yla birlikte karaborsacılık tarihe karışacak”

Bakanlık faaliyetlerine dair açıklamalarda bulunan Tüfenkci, Ürün İhtisas Borsası ve lisanslı depoculuk çalışmalarından bahsederek şunları söyledi: “Uzun süre AK Parti hükümetleri tarafından üzerinde çalışılan ama hamt olsun bizlere nasip olan bir çalışma, Ürün İhtisas Borsası. Buğday gibi, incir gibi, üzüm gibi Türkiye’nin üretiminde öncü olduğu önemli ürünlerimiz var. Bu ürünlerin kaybını önleyecek lisanslı depoculukla birlikte düşündüğümüzde lisanslı depoculuk; yetkilendirilmiş laboratuarlar tarafından sınıflandırılan ürünlerin sağlıklı şekilde depolanması ve üretici bu ürünlerini depolara getirerek karşılığında elektronik bir senet alıyor. Bu senet bankalara teminat olarak verilebiliyor. Bu senedi borsaya kota edebiliyorsunuz. Ürün İhtisas Borsası bu. Bu borsada bu senetler işlem yapabiliyor. Ürün lisanslı depolarda muhafaza ediliyor. Depolar adeta emtia bankası gibi. Senedi satın alan kişi oraya gider alır. Üretici elindeki senetle birlikte bankaya gidip kredi çekebilecek ve onun faizinin yarısını da bakanlık ödeyecek. Buradaki amaç küçük üreticiler mağdur olmayacak, ürünler sağlıklı bir şekilde depolanacak. Bu karaborsacılığı da önleyecek bir sistem. TMO depolarını lisanslı depo haline getiriyoruz ve TMO’yu depoculukta piyasayı regüle eden bir nokta haline geliyor. Onlar da lisanslı depolardan ürün senedi alıp, satarak piyasalardaki oynaklığı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu sistem işlediği zaman, eskisi gibi karaborsacılar da eskisi gibi hareket edemeyecek ve karaborsacılığın zamanla tarihe karıştığını göreceğiz.”

Türkiye’nin önemli ticaret borsalarının Ürün İhtisas Borsasının ortağı olduğunu ifade eden Tüfenkci, “Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOOB), TMO, üç kamu bankası bu Ürün İhtisas Borsasının ortağı. Bu yapının faaliyete geçmesiyle beraber kısa sürede bu piyasalara derinlik kazandıracak. 17 tonluk bir fındık lisanslı deposu referandumdan sonra hayata geçecek. Bakanlar Kurulunda Ürün İhtisas Borsasının kuruluşunu imzaya açtık. Benim için en önemli konu ürünlerdeki kayıpların önüne geçiyoruz. 22-30 milyarlık bir piyasadan bahsediyoruz ve bir üründe yüzde 15’lik bir kayıp demek 1 buçuk milyar demektir. Bu üretici ve tüketicinin cebinden gidiyor. Piyasada arz ve talep dengesini ve fiyat istikrarını sağlayacak” diye konuştu.
İkinci el oto alım satımında yapılan düzenlemeleri anlatan Tüfenkci, “Bunu referandumdan hemen sonra çıkartacağız. Tüketiciyi korumak, piyasayı disiplin altına almak istiyoruz. Piyasanın oyuncuları olan ikinci el araç satan galericiler veya başka ad altında faaliyet gösterenleri disipline etmek istiyoruz” ifadelerini kullandı.  

Caner Ünver – Onur Emre Durak

AK Parti Sincan İlçe Başkanı Fatih Omaç ve beraberindekiler, Sincan 15 Temmuz Şehitler Camii önünde toplanarak, 28 Şubat’ı protesto etti. Burada bir açıklama yapan Omaç, “Özellikle tankların bilinçli bir şekilde yürütüldüğü Sincanımız, tanklarla anılmaya başlanmış ve insanımız Sincanlı olduğunu, Sincan’da yaşadığını söylemeye çekinir hale getirilmiştir. Kamu kurumlarından özel kuruluşlara, okullardan vakıflara birçok kurum ve kuruluş kıskaca alınarak dindar insanlar tasfiye edilmiş ve binlerce insan hukuksuzca fişlenmiş, aynı samanda subay ve hakimler de baskı altına alınarak bağımsız yargı yönlendirilmiştir. Birçok aydın ve yazar tarafından ‘Postmodern Darbe’ olarak adlandırılan bu darbenin toplumda tahribatı büyük olmuş ve 28 Şubat tarihe kara bir leke olarak adını yazdırmıştır. Sincanımız, 28 Şubat darbesine tam da bu cadde de vesayetçi ve darbeci odakların halka korku ve vermek için tankları yürüttüğü görüntülerle Türkiye gündemine gelmiştir. Darbecilerin tüm baskı, tehdit ve yıldırma politikalarına rağmen Sincan halkı iradesine sahip çıkmış, o günden günümüze kadar önüne gelen her sandıkta vermiştir” ifadelerini kullandı.

28 Şubat’ın vesayetçi ve darbeci zihniyetinin millete karşı bir daha aynı cüreti gösterememesi adına AK Parti hükümetince pek çok düzenlemenin yapıldığını belirten Omaç, şöyle devam etti:

“Artık bir daha kimse darbeye cesaret edemez dendiği anda, bundan yaklaşık 7 ay önce 15 Temmuz hain darbe girişimini hep beraber yaşadık. Gücünü ve desteğini milletten değil, bir takım dış odaklardan alan asker görünümlü hainler tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş ilk Cumhurbaşkanına ve hükümetine karşı yine bir darbe yapılmaya çalışılmıştır. Daha önceki darbelerin aksine, bu defa gözü dönmüş hainler milletin paralarıyla alınan uçaklarla milletin üzerine bomba atmış, tanlar da milletin evlatlarının üzerinden geçmiş; yaşlı, kadın, çocuk demeden ellerinde sapan dahi bulunmayan sivil halkın üzerine ateş açmışlardır. Tarihte ilk defa milletin meclisi bombalanmıştır.”

“28 ŞUBAT SİNCAN’DAKİ MUHAFAZAKAR, MİLLİYETÇİ, VATANINI SEVEN İNSANLARIN MAĞDUR EDİLMESİNE YÖNELİKTİ”

Sincan Belediye Başkanı Mustafa Tuna ise, “28 Şubat’ta yapılan hareket milletin iradesine gerçekleştirildi. Meclis’e yapıldı, milli iradeye yapıldı. Tankların Sincan’dan da geçmiş olması Sincan’ı da bir şekilde etkiledi. Aslında tanklar Etimesgut’tan çıktı ama niye özellikle Sincan vurgulandı. Çünkü Sincan’daki muhafazakar, milliyetçi, vatanını seven insanların mağdur edilmesine yönelikti. O yüzden Sincan ile özdeşleştirildi. 28 Şubat’ta tanklar buradan geçerken arkanızda gördünüz caminin yerinde kiremitli bir mescit vardı. Bu mescit yerine bu muhteşem caminin inşaatı vatandaşlarımızın da desteğiyle tamamlanmak üzere” ifadelerini kullandı.

Yapılan basın açıklamalarının ardından Sincan meydanına siyah çelenk bırakıldı.

(Uğur Kan Yüksek – Cem Geçim / İHA)