Kaybolduğunda 5 yaşında olan kızın yaşadığını düşünen aile kızlarının kaçırılarak bir aileye para karşılığı satıldığını düşünüyor.
1993 yılının Nisan ayında evinin önünde oynadığı sırada kaybolan Çakır Yanbul’u bulmak için ilçede 1 aylık arama tarama yapıldığı fakat bulunamaması sonrası arama tarama faaliyetlerinin sonlandırıldığını belirtti.

3 gün sonra emziği 10 gün sonra ayakkabısı 

Bu arama tarama sırasında ailenin iddiasına göre kızları Çakır’ın kaybolmasından 3 gün sonra emziği, 10 gün sonrada ayakkabısının teki ailenin evinin kapısına bırakıldı. Bunu kızlarının yaşadığına dair bir kanıt olarak gören aile birçok girişimlerde bulunmasına rağmen olay zaman aşımına girmesiyle savcılık tarafından kapatıldı.

“Ne kimliği ne fotoğrafı var” 

Anne Havva Yanbul dönemin şartları ve maddi imkânsızlıklar yüzünden Çakır’ın ne bir fotoğrafı nede kimliği olduğunu belirterek kızlarını daha sonradan dünyaya gelen kızları Sibel’in belinde olan benin aynısından Çakır’da da olduğunu ifade etti.
Kızı Çakır’ın kaçırıldığını düşünen anne Havva Yanbul, kızını kaçırıp satan kişinin kızına yalan konuştuğu için Çakır’ın kendilerini aramadığını iddia ederek “Biz belki bir yerden ulaşırız diye her yere başvurduk televizyon programlarına katıldık ama hiçbir sonuca ulaşamadık. Her arama gittiğimde umutlanıyorum ama bir sonuç alamadığım da acılarım tekrardan tazeleniyor. Umudum kızımın yaşadığı şeklinde devam ediyor. Bir yerden bir şekilde çıkıp gelecek hayali ile yaşıyoruz sadece” dedi.
Kaçırıldığını düşündüğü kızını alan aileye de seslenen anne Havva Yanbul, “Bizi kızlarını alacak diye hiçbir endişesi korkusu olmasın. Alan aile bana bilgi verirse başımın üstünde yerleri var” ifadelerini kullandı.
Kızı kaybolduğu günden bu yana psikolojik olarak çöktükleri kaydeden baba Ali Yanbul ise kızının kaybolduğunda kendisinin 27 yaşında olduğunu o günden sonra saçlarının bir yıl içinde beyazladığını ifade ederek yaşadığı sıkıntılı dönemi anlattı.
Ailenin ise kayıp Çakır Yanbul’un dışında 2 kızı ve 2 oğlu bulunurken, Yanbul kardeşler kayıp kardeşlerinin bulunmasını kendilerinin de çok istediğini ifade ediyor.  

Resul Yanbul
 

Son dönemde İsrail’in işgaline karşı direnen Gazzeliler, 1915 tarihinde Çanakkale Savaşı’nda da yer aldı. Çanakkale Savaşları sırasında Gazze’den 300 asker, Çanakkale Boğazını savunmak için, Çanakkale cephesine geldi. Çeşitli bölgelerde düşmanla savaşan 300 Gazzeli askerden 10’u şehit oldu. Gazzeli şehit askerlerin isimleri Türk askeri ile tarihi Gelibolu Yarımadasındaki anıt şehitlikler ile Şehitler Abidesindeki sembolik mezarlarda yaşatılıyor. Şehitler Abidesinde Çanakkale Savaşında şehit düşen Gazzeli 10 şehidin isimleri yer alıyor. Ayrıca Gelibolu Yarımadasında Soğanlıdere ve Şahindere şehitliklerinde, 10 şehit askerin anısına ‘Gazze’ yazılı mezar taşı yer alıyor.

Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir, 1915 yılında Kudüs’ün bir Osmanlı şehri olduğunu ifade etti. 1915 yılında Konya, Ankara ve Çanakkale nasıl bir vatan parçasıysa, Kudüs’ün de o dönemde bir vatan parçası olduğunu söyleyen İsmail Kaşdemir, “1915 yılında Çanakkale cephesinde savaşlar başladığı zaman vatanın diğer bir köşesi olan Kudüs’ten de gençlerimiz, kahramanlarımız, askerlerimiz Çanakkale cephesine koştular. Burada emperyalizme, yedi düvele karşı kahramanca çarpıştılar ve Çanakkale Destanını yazdılar. Çanakkale ruhu işte bu topraklarda oluştu. Birlik ve beraberlik içerisinde geçmişten almış oldukları güçle, kuvvetle, beraber yaşama isteğiyle Çanakkale’de vatanları uğruna şehit ve gazi oldular. Çanakkale cephesinde bizim tespit edebildiğimiz ve Milli Savunma Bakanlığı kayıtlarına göre 53 Kudüslü şehidimiz var. Bu 53 Kudüslü şehidimizin 10’u Gazze’den buraya gelip, savaşmış ve şehit düşmüşlerdir. 53 Kudüslü şehidimiz Çanakkale cephesinin değişik bölgelerinde Zığındere’de, Arıburnu’nda, Kirte’de kahramanca çarpışırken şehit oldular. Artık Çanakkale gibi müstesna topraklarda ebedi istirahatgahındalar. Aziz ruhları şad olsun. Allah onlardan razı olsun. Kudüs’le Çanakkale arasındaki bu bağ, bu rabıta, her zaman devam edecektir. Onlar bizim kahraman ecdadımızdır. Onlar bizim kahramanlarımızdı” dedi.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mithat Atabay ise, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun ilk etapta 3 cephede savaştığını ifade etti. Yıllara göre bu cephe sayısının 11’e ulaştığını söyleyen Atabay, “1915 yılında Çanakkale cephesinde savaş bütün şiddetiyle devam ederken, imparatorluğun her yerinden askerler cephede vatan uğruna hayatlarını feda etmek için hazır bulunuyorlardı. Bu çerçevede Kudüs ve Kudüs’e bağlı Gazze bölgesinden askerler Çanakkale cephesine geldi. Gazze’den 300 asker savaşa katıldı. 10 tanesi Çanakkale cephesinde Seddülbahir ile daha çok Arıburnu bölgesinde şehit düştü. Gazze bölgesinden gelen askerlerin isimleri Soğanlıdere ve Şahindere Şehitliği ile Şehitler Abidesinde sembolik şehit mezarlarında yer alıyor. Çanakkale cephesindeki Gazzeli askerler, 47’nci Alay, 13’üncü ve 14’üncü Alaylara mensuptur” şeklinde konuştu. 

Murat Yüksel – Utku Yaşar Cüce

Dünyanın en uzun süreli yayında kalan dizisi olarak ün yapan “Guiding Light” (Yol gösteren ışık) adlı diziyi duymuşsunuzdur. ABD’de yaşayan dört ailenin hayatını konu eden, 72 yıl boyunca ekranlardan her türlü entrikanın çevrildiği; evlenme, boşanma, ihanet, yalan ve iftiranın konu edildiği bir diziydi. Sayısız başaktör, oyuncu, senarist ve seyirci kitlesi değiştirdikten sonra veda etti.

Orta Doğu’da yıllardır yaşananlar bu filmin siyasi versiyonu gibi. Senaryosu daha 1900’lü yılların henüz başında yazılan, I. Dünya Savaşı ile birlikte gösterime giren filmde, dünyanın bugüne kadar gördüğü katliam, ayaklanma, darbe, diktatör, mülteci ve yıllarca süren savaşlar dâhil olmak üzere birçok acı gerçeği seyrettik.
20. yüzyılın başında Batı’nın iştahını kabartan zengin petrol ve doğalgaz yatakları bugün yaşanan olayların temelinde yatan en büyük faktör. Öyle ki, 1900’lerde henüz isimleri bile olmayan devletler mantar gibi türedi. İngiltere güdümlü, bağımsızlık sevdalısı görünümlü kitleler Osmanlıya karşı isyan ettirilerek kurulan devletler gün yüzü görmedi. Yemen, Suriye, Mısır, Libya hâlen iç savaş yaşıyor. İsrail-Filistin savaşı kronikleşti. Sadece Irak son 37 yılda 3 büyük savaş, bir iç savaş ve bir işgal yaşadı. Suriye Esad’ın Irak ise Barzani’nin referandum inadı sebebiyle tekrar bölünmenin eşiğinde.

SADDAM’A GAZ VERMİŞLER
Bugün Kürt devleti hayaliyle bölgeyi ateşe atan, gerilimi tırmandıran olayların geçmişi çok derin. 17 Eylül 1980’de, Saddam’ın İran’la yaptığı 6 Mart 1975 tarihli Şattülarap Anlaşması’nı feshetmesiyle birlikte 1980-88 yılları arasında İran’la 8 yıl mesai saatleri içerisinde süren savaş, Irak’ı bugünlere taşıyan en önemli adım. Saddam’ın İran ordusunu durdurmak üzere Halepçe’de 1988’de zehirli gaz kullanarak 5 bin Kürt’ü katletmesi, Türkiye’yi de bölgedeki sorunların ortağı hâline getirdi. Katliamın hemen ardından Talabani, PKK ile anlaşma yaptı ve Irak’ta yapılanmasına sebep oldu. Saddam’ın İran’ı terbiye etmesine karşılık Kürtlerin katledilmesine göz yuman ABD, Irak’ı terör örgütüne destek veren ülkeler listesinden çıkarıp desteklemeye başladı. Saddam’ın sırtını sıvazlayan ABD ve Avrupa’nın bu olaydaki fonksiyonu ise yıllar sonra ortaya çıktı. Pierre Salinger ve Eric Laurent tarafından kaleme alınan “Körfez Savaşı Gizli Dosya” kitabında; gerek İran-Irak savaşında, gerekse Saddam’ın Irak kuzeyindeki Kürtlere karşı harekâtında kullanılan silahların büyük bölümünün Batılı şirketler tarafından sağlandığı belgelendi. 

PKK’YI ÇEKEN GÜÇ!
Görüntüde Batı ve ABD’nin düşmanı, Rusya’nın dostu Saddam, aslında menfaatçilerin Irak’taki eliydi. Ta ki, İran’la ateşkesin ardından 1990’da Kuveyt’i işgal edinceye kadar. Osmanlı zamanında Basra’ya bağlı olan Kuveyt’i, Irak’a katmak üzere işgal etti. Saddam, artık dünya petrol rezervlerinin yüzde 20’sine sahipti. Kuveyt’in ardından Suudi Arabistan’ı tehdit edince petrol piyasasındaki dalgalanmalar Batı’da paniğe yol açtı. BM, müdahale kararı aldı. Saddam’ın ABD’yi engeller diye düşündüğü 1950’den itibaren yakın dostu olan Rusya da bu kararı destekledi. 1991 yılına gelindiğinde o müdahale I. Körfez Savaşı olarak kayıtlara geçti.
Bu müdahale Saddam’a pahalıya mal oldu. Basra’da Şiiler, Kuzey’de ise Kürtler isyan bayrağı açtı. Kürtler, Musul hariç kuzeyi ele geçirdi. Saddam’dan kaçan 1 milyondan fazla Kürt, İran ve Türkiye sınırlarına yöneldi. Saddam’a mâni olmak isteyen ABD öncülüğündeki ülkeler Türkiye üzerinden asker sevkiyatı yaparak bölgeye bugün Çekiç Güç olarak bildiğimiz askerleri yönlendirdi. Kürtleri Saddam’dan kurtarmak üzere bölgeye gönderilen Çekiç Güç, Türkiye’yi terör bataklığına sürüklemeye başladı. Bölgede sayıları bin civarında olan PKK’lı sayısı on bine ulaştı. Havadan yapılan silah yardımları, istihbarat desteği de dâhil olmak üzere birçok kirli ilişki PKK’yı palazlandırdı.
2003’te Saddam’ın sonunu getiren ve ABD’nin Freedom Iraq (Özgür Irak) sloganıyla gerçekleştirdiği işgal ile her şey alt üst oldu. Biz, 1 Mart tezkeresine karşı çıkarken Kürtler bütün unsurlarıyla bu işgale destek verdi. Irak’ta yeni bir hükûmet kurulurken işgal sırasında ABD’nin yanında saf tutan Irak’taki Kürtler ödüllerini almakta gecikmedi. Kürt kökenli birçok isim, üst düzey Irak yetkilisi olarak görev aldı. Celâl Talabani Cumhurbaşkanı, Hoşyar Zebari Dışişleri Bakanı ve Babaker Zibari Genelkurmay Başkanı oldu. Kuzey Irak ise Barzani ailesine bırakıldı.

1998’de çizilen haritada Suriye ve Irak topraklarında Kürt, Sünni, Şii ve Alevi olmak üzere 4 ayrı devlet kurulacağı öngörülmüş!

HARİTALAR DEĞİŞİR Mİ?
Başta Irak ve Suriye olmak üzere Orta Doğu genelinde şu an ortaya çıkan durumu değerlendirirken “Geçmişte yaşananlar sebebiyle bugünlere geldik” tespiti son derece anlamsız. Zira olan biten zaten bu tablonun ortaya çıkması içindi. Kısacası sebepler değil amaçlar Orta Doğu’yu bugünlere taşıdı. Zira ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı (eski Dışişleri Bakanı) Condoleezza Rice’ın 7.8.2003 Washington Post gazetesinde yayımlanan “Transforming The Middle East – Orta Doğu’yu Dönüştürmek” yazısı dikkatlice okunduğunda tablo daha iyi anlaşılacaktır. Rice, yazısında Orta Doğu’daki 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini vurgulamıştır.” Bu ülkelere Türkiye’yi dâhil edenler olsa da bu kuruntudan ibarettir. Zira yazının orijinalinde böyle bir ifade yoktur.
Dahası Columbia Üniversitesi, Orta Doğu Enstitüsü bünyesinde kurulan The Gulf 2000 Project (Körfez / 2000 Projesi) 1993 yılından itibaren bölgeyi yakından takip ediyor. Bugün Türkiye, Irak ile İran’ın ortak tepki ve karşı atağına sebep olan Kürt devleti hayali, daha 1998 yılında çizilen harita ile ortaya konulmuş. Haritada Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini de içine alan bir Kürt Devleti, Suriye ve Irak’ın tam ortasında bir Sünni devleti, Irak’ın güneydoğusunda bir Şii devleti ve Suriye’nin batısında bir Alevi devleti kurulacağı öngörülmüş! İlgili birimin yönetici ve sponsorlarının eski asker, banker ve küresel sermaye olduğu dikkate alınırsa “öngörü “ kelimesinin yetersiz kaldığı söylenebilir.

BM İKİZ YASALARI
Sevr’de de masadaydı…

Bölgede bir Kürt devleti kurulması fikri Sevr Antlaşması’nda da masadaydı. Antlaşmanın 62. ve 64. maddelerine göre İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak, bir yıl sonra Kürtler dilerse BM’ye başvurup bağımsız bir devlet olma talebinde bulunabileceklerdi. 1918 yılında ABD Başkanı Wilson’un, o meşhur ilkelerinde Türkiye sınırları içerisinde Ermenistan ve Kürdistan kurulmasına onay verdiği malum.
Wilson’un bu talebi 1966’da “ikiz yasalar” olarak uluslararası gündeme girdi. Üye ülkelerin imzasına açıldı ve 1976’da yürürlüğe girdi.
BM antlaşmalarında yer alan, uluslararası hukukun temel ilkesi kabul edilen “Ulusların Kendi Geleceklerini Belirleme ( Self-Determination) İlkesi” Barzani’nin en önemli argümanı olarak masada duruyor. Çok kısa zamanda Avrupa’da da kendini hissettirecek. Tıpkı Katalan toplumunun referandum isteği gibi…

HAKKIMIZI İSTERİZ
Nitekim Mesrur Barzani, İngiltere-Kürdistan ilişkileri Grubu (APPG) heyeti ile yaptığı toplantıda BM’yi ikiz yasalara uyma çağrısında bulunarak Irak’ın 1969 yılında imzaladığı anlaşmadan doğan hakların verilmesini istedi. Barzani’nin bağımsızlık talebi sonuçlanmamışken bu defa PYD sahneye çıktı. Suriye’nin kuzeyinde yerel seçimler yapan PYD 2018 Ocak’ta da bağımsızlık referandumu yapmayı planlıyor. Yani Suriye’deki Kürtler de ayrılıyor. Çok kısa zamanda o haritalarda olduğu gibi Suriye ve Irak’ın ortak topraklarında bir Kürt devleti oluşumu önümüze sürülecek. Daha da tehlikelisi İran ve Türkiye, Irak ve Suriye’nin parçalanmasına izin verirse bir sonraki plan devreye girecek İran ve Türkiye’deki Kürtler yeni oyunun parçası olacak!

BARZANİ FİGÜRAN MI?
Sonuç olarak bu filmde kötü adam rolünü Barzani üstlenmiş olsa da Irak ve Suriye’nin son 100 yılına bakınca referandumun Barzani’nin inadından çok kendisine ihale edilen bir görev olduğu aşikar. Ancak Batının rol verdiği hiçbir oyuncu sonu gelinceye kadar bunu fark etmiyor, kullananlar ise itiraf edemiyor. Tıpkı Saddam gibi…

Esad niyetine YPG/PYD hürmetine bir DEAŞ verelim
2010 sonu itibarıyla başlayan Arap (son) Baharı, Kaddafi, Esad, Mübarek, Bin Ali, Ali Salihi gibi yıllarca bir ayağı Batıda olan liderlerin tahtlarını tek tek salladı. Esad hariç hepsi bir bir yıkıldılar. Esad için de Irak’ta El-Kaide tarafından ekilen Suriye’de birileri tarafından genetiği değiştirilen laboratuvar mahsulü DEAŞ sahneye sürüldü. İlk icraat olarak Kobani’yi işgal eden örgüt burada PKK’nın bölge bayii PYD/YPG’nin kurulmasına vesile oldu. Hem Rusya hem ABD örgütün kuracağı sistemin yapılanması için olağanüstü çaba gösterdi. Avrupa militan tedarik etti. Sırf YPG rahat etsin (!) diye 3 üs kuruldu, binlerce tır silah sevkiyatı yapıldı. Güya DEAŞ’a karşı kurulan PYD terör örgütü, emin olun DEAŞ’ı herkesten daha az görme utancı içinde.
Sözüm ona bölgedeki Sünni halkın haklarını korumak üzere Hollywood yapımı tanıtım filmleri ile Suriye’de sahneye çıkan DEAŞ, sadece Sünni halkı öldürmekle kalmayıp, İslam’a tarihin gördüğü en büyük zararı verme konusunda şeytanı bile geride bırakmayı başardı. Popülaritesinin düştüğü ya da bölgedeki geleceğe yönelik adımlarda aksama olduğu anda Avrupa’da terör eylemleri yaparak “gözünüz bende olsun” mesajı vermeyi ihmal etmedi.

İSRAİL: DEAŞ YENİLMESİN
Nedense bölgedeki Arap halkların hepsinin ortak düşmanı olan İsrail, DEAŞ’ın can dostu olmuş. İsrail, bölgede rahat bir şekilde varlığını sürdürebilmesi için ‘Büyük İsrail’i ve “Arz-ı Mev’ud”u kurma hayalinin peşinde. Dolayısıyla DEAŞ’ın varlığını en çok o arzulamakta! İsrail, kendisi için “vadedilen topraklar” olarak kabul ettiği coğrafyada DEAŞ eylemlerini yıllardır sessiz bir şekilde izlemekle kalmadı, aynı zamanda onun varlığından duyduğu memnuniyeti her fırsatta dile getirdi;
2016 Haziranında Herzliya Konferansı’nda konuşan İsrail askerî istihbarat şefi Halevi “İsrail, Suriye’deki durumun DEAŞ’ın yenilmesiyle sona ermesini istemiyor” dedi. Eski İsrail Savunma Bakanı Moşe Ya’alon da İran karşısında DEAŞ’ı tercih edeceklerini söylemişti. İsrailli haham Nir Ben Artzi’nin “Tanrı bize DEAŞ’ı, El-Kaide’yi, Hamas’ı ve daha birçok kardeşi gönderdi” ifadesi de dikkatlerde kaçmadı.
DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de kafa kesme dâhil her türlü kanlı eylemleri terör hassasiyeti bulunan (!) dünya medyası tarafından binlerce defa yayınlandı. Bu örgütle mücadele edilmesi çağrıları yapıldı. 60’tan fazla ülke bu mücadele içindeydi. Ancak her ne hikmetse DEAŞ’a yardım etmekle itham edilen Türkiye sahadaki mücadelede başarı elde etti. Peki ya diğerleri? Meğerse onlar Kürt devleti için arsa bakmakla meşgulmüş! 

OSMAN SAĞIRLI – TÜRKİYE GAZETESİ

Samsun’un Çarşamba ilçesinde tek bir çivi dahi çakılmadan yaklaşık 8,5 asır önce yapılan Göğceli Çivisiz Camisi, asırlardır zarar görmeden dimdik ayakta durmayı başardı. Yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çeken çivisiz cami, ilginç anıların yaşandığı bir ibadet yeri olarak halk arasında ün saldı.

20 yıldır caminin din görevlisi olan ve tüm bakımlarıyla ilgilenen Yusuf Kasım Keskin, “Bu cami yapıldıktan 150 yıl sonra gemi korsanları tarafından işgal edilmiş ve tahtalarına balık figürleri gibi çeşitli işlemeler yapılmış. Bu cami tekrar Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri tarafından alınmış. En eski eserlerden bir tanesi. Ahşap olarak Karadeniz’de ilk kez yapılan mabetlerden bir tanesi. Yaklaşık 8,5 asırlık bir eserdir. Bu caminin iç yapısı insan iskeleti şeklinde yapılmıştır. Bu caminin duvarları bir bütün olarak 7 parça tahtadan inşa edilmiş. Bu bölgede deprem ihtimali yüksek olduğundan o dönemde zelzele rayları koyulmuş caminin yıkılmaması için” dedi.

“Bu cami Peygamber efendimizin torunları tarafından yaptırıldı”

Caminin kimler tarafından ve nasıl yapıldığı hakkında da bilgiler veren Keskin, “O yıllarda yaşamış olan Seyyid Ahmed-i Kebir Er-Rufai Hazretleri var. Kabri Ladik ilçesinde. Bu cami büyük bir ihtimalle bu zat tarafından inşa edilmiş” diye konuştu.

Tamamen ahşaptan yapılmış olan Göğceli Çivisiz Camisi dimdik ayakta tarihe meydana okuyor.  

Şahin Binici

İlçeye bağlı Suçıkağı Yaylasında dedelerinden kalan ve çocukluk yıllarının geçtiği bahçedeki asırlık taş armut cinsi ağacın geçen zamana yenik düştüğünü söyleyen Erdal Gözüküçük, yüz yıllık armut ağacını gençleştirme amacıyla çeşit değiştirme aşılamaları yaptıklarını ve armudun farklı türlerini aşılayıp, çok iyi verim aldıklarını söyledi.

Özel bir şirkette çalışan Gözüküçük, “İş saatlerimin dışında zamanımı bahçemizde geçiriyorum. Burada çok çeşitli meyveler ve sebzeler yetiştiriyorum. Zaten buranın havası ve toprağı da çok güzel. Armut ağacımız çok eski yüz yıllık bir ağaç. Çok büyük ve uzun bir ağaçtı. Ama zamana yenik düştü. Biz de gençleştirmek amacıyla çeşit değiştirdik. Ağacımıza dört farklı çeşit armut aşıladık. Edindiğim aşılar da buraya uyum sağladı. Çok güzel bir verim aldık” dedi.

Asırlık ağacın asıl meyvesinin bölgede biraz geç yetişen aromalı bir tür olarak bilinen taş armut olduğunu ifade eden Gözüküçük, şöyle devam etti:

“Aşıladığımız asırlık armut ağacımızda taş armudumuz yanında, kış armudu aşısı yaptık. Kış armudu biraz daha geç yetişir. Bu yörede eskiler bilir. Samana gömerlerdi. O zamanki şartlarda. Kışa doğru harika bir tadı var. Kışın tüketilen bir çeşit. Yine İngiliz kökenli Williams çeşidimiz var. Çok çabuk uyum sağladı. Bu da şu an piyasadaki en iyi armut türlerinden biridir. Tadı harikadır. Yağlı bir tadı ve hoş bir aroması vardır. Piyasaya hakim bir diğer armut çeşidi ise deveci armududur. Oldukça iri ve büyük olan deveci armudu çok lezzetli, şekerlidir.”
Evine misafirliğe gelen yakınlarının bahçesine hayran kaldığını belirten Gözüküçük, bahçesinde birçok tür meyve olmasına rağmen arkadaşlarının en çok da dört farklı tadı bir ağaçtan almanın hoşlarına gittiğini ve dolayısıyla da bu durumun da kendisini oldukça mutlu ettiğini sözlerine ekledi.

Mustafa Mert