AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, “Bu kararın neticesinde ortaya çıkan şey hiçbir şekilde Türkiye- Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine olanak sağlamayacaktır. Bu karar sonucunda ortaya çıkan şey, bu meselenin konuşulmasına, iyi bir diyalog ortamı oluşmasına da imkan sağlamayacaktır” dedi.

“Bu karar Ermenistan’ın daha da izole olmasına yol açmaktadır”

Hollanda parlamentosunun 1915 olaylarına ilişkin aldığı kararı değerlendiren AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, bu kararın Türkiye ile Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine katkı sağlamayacağını ve kararın Türkiye açısından bir geçerliliğinin olmadığını söyledi. Tarih üzerinden polemik yapmak suretiyle ortaya çıkan parlamento kararlarının hiçbir zaman iyi diyaloğa ve doğru çözümlere hizmet etmediğini ifade eden Çelik, “Burada da bir kere daha görüldüğü gibi bir parlamento hiçbir şekilde konuya vakıf olmadan böyle bir karar almıştır. Bu kararın neticesinde ortaya çıkan şey hiçbir şekilde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine olanak sağlamayacaktır. Bu karar sonucunda ortaya çıkan şey, bu meselenin konuşulmasına, iyi bir diyalog ortamı oluşmasına da imkan sağlamayacaktır. Daha önce Türkiye buradaki tavrını ortaya koydu, ortak bir acıdan bahsettik. Cumhurbaşkanımız o zaman yaptığı konuşmada tarih komisyonu kurulmasını, arşivlerin açılması neticesinde ortaya çıkacak karara herkesin saygı duymasını söyledi. Herkes çok iyi hatırlayacaktır o zaman karşılıklı olarak güven artırıcı tedbirler söz konusu olacaktı. Fakat karşılıklı olarak güven artırıcı tedbirler konusunda yapılacak çalışmalarla ilgili adım atılacakken, Ermenistan Anayasa Mahkemesi o kararı iptal etti. Dolayısıyla diyaloğa, beraber çalışmaya yanaşmayan taraf Ermenistan Anayasa Mahkemesinin kararı ile Ermenistan olmuştur. Hem diasporanın tutumu hem de bazı parlamentoların aldığı bu karar Ermenistan’ın daha da izole olmasına yol açmaktadır, doğru bir diyalog ortamının çıkmamasına yol açmaktadır. Bizim arzu ettiğimiz şey, Srebrenitsa gibi bir soykırım meselesinde son derece sorumluluğu, son derece yanlış işlere imza atmış olan, soykırım konusundaki sorumluluğu açık olan Hollanda’nın bu konularda daha dikkatli davranması gerektiğiydi. Türkiye açısından bir geçerliliği yoktur. Hollanda hükümetinin, parlamentonun bu karara karşı bir bilgi notunu göndermesini not ediyoruz, bu önemlidir. Her halükarda parlamentonun aldığı kararı kınıyoruz, bu bizim için yok hükmündedir” diye konuştu.

“AB bu konularda tek taraflı tutum almamalıdır”

Akdeniz’de petrol arama gerginliğine ilişkin soru üzerine Bakan Çelik, “Burada hem Rum tarafının tavrı yanlıştır hem de AB’nin tek taraflı tutum alması yanlıştır. Doğu Akdeniz’de arama çalışmalarının olması için ortak zenginliğin sahibi Kıbrıs Türk tarafının ve Kıbrıs Rum tarafının onayı gerekir. Hem AB sınır sorunlarını çözmemiş, Kıbrıs Türkleri ile problemini halletmemiş Güney Kıbrıs kesimini AB’ye alarak bir hata yaptı, şimdi de münhasır ekonomik bölge ilan ettiği yerler biliyorsunuz Türkiye’nin katı sahanlığı ile de çatışmaktadır. Hem Kıbrıs Türklerinin hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hakkını ihlal eden bir durumdur bu. Bu çerçevede hiçbir şekilde buna müsaade etmeyeceğimizi, bunu doğru bulmadığımızı ifade ettik. AB bu konularda tek taraflı tutum almamalıdır. Tek taraflı tutum alması halinde Türkiye’nin kuşkusuz buna tepkisi olacaktır” şeklinde konuştu. 

Derya Yetim
 

Dışişleri Bakanlığından Kıbrıs’ta konuşlu Birleşmiş Milletler Barış Gücü Misyonu’nun görev süresinin uzatılmasına ilişkin BM Güvenlik Konseyi kararı hakkında yapılan açıklamada, “Kıbrıs’ta konuşlu Birleşmiş Milletler Barış Gücü Misyonu’nun görev yönergesinin 6 aylık bir süre için yenilenmesine ilişkin son BM Güvenlik Konseyi kararı, 30 Ocak tarihinde kabul edilmiştir. Konu hakkında 27 Temmuz 2017’de kabul edilen bir önceki kararda yer alan Kıbrıs meselesinin çözüm sürecinin gelecekte ne şekilde sürdürüleceği hususunda peşin hüküm içeren yazımlar maalesef bu karar metninde de muhafaza edilmiştir. Bu bağlamda geçtiğimiz Temmuz ayında yaptığımız açıklamada da vurguladığımız üzere BM Genel Sekreteri’nin çağrısı çerçevesinde tarafların ileriye dönük muhtemel hareket tarzını değerlendirmekte oldukları bir dönemde, kararda bu gibi ifadelerin kaydedilmesinin arkasında yatan nedenleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Öte yandan bu son kararda çözüm sürecinin gelecekte başarılı olmasına yönelik beklentilere de yer verilmektedir. Bu gibi beklentiler değerlendirilirken Kıbrıs Konferansı’nın sonuçsuz kalmasının nedenlerinin her halükarda doğru irdelenmesi gerekir. Nitekim Konferansın 28 Haziran-7 Temmuz 2017 tarihlerinde yapılan son oturumu, müzakere başlıklarının birçoğunda kilit hususlarda ciddi görüş ayrılıklarının bulunduğunu gözler önüne sermiştir. Bu bağlamda özellikle Ada’da tesis edilmesi amaçlanan yeni federal devletin Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum taraflarınca farklı biçimde algılandığı ve Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitlik temelinde bir ortaklığa girmeye niyetli olmadıkları da ortaya çıkmıştır. Keza Kıbrıs Rum tarafının oluşturulması öngörülen yeni düzen çerçevesinde Kıbrıs Türk tarafının geçmişte yaşanan acı deneyimlerden kaynaklanan haklı güvenlik endişelerini giderebilecek bir yapının tesisini kategorik şekilde reddetmesi de uzlaşmanın önündeki ciddi bir diğer engeli oluşturmuştur. Kıbrıs Konferansı’nın kapanmasının hemen ardından bakanımız tarafından yapılan açıklamada, mevcut parametreler temelinde bir çözüme ulaşılmasının artık mümkün görünmediğinin vurgulanması da bu tespitlere dayanmaktadır. Bu nedenle, önümüzdeki dönemdeki herhangi bir sürecin ancak Ada’daki mevcut gerçekleri ve geçtiğimiz yarım asır boyunca sürdürülen müzakerelerden elde edilen deneyimi yansıtan bir temel üzerinde inşa edilmesi ve buna uygun beklenti ve hedeflere yönelik olması halinde başarılı olabileceğini değerlendiriyoruz” denildi.  

İlker Turak
 

Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, “Rusya Federasyonu’nun (RF) ev sahipliğinde 30 Ocak 2018 tarihinde Soçi’de düzenlenen Suriye Ulusal Diyalog Kongresi, davet üzerine muhalefetin garantörü sıfatıyla Türkiye tarafından da izlenmiştir. Türkiye, RF’nin ‘Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ girişimi konusunda başından beri yapıcı bir tutum sergilemiştir. Ülkemiz, BM’nin katılımı sağlanabildiği ve muteber muhalefetin siyasi süreçteki rolü layıkıyla teslim edildiği takdirde Cenevre sürecine katma değer sağlayabileceği düşüncesiyle bu girişimi desteklemeye hazır olduğunu Sayın Cumhurbaşkanımızın katıldığı 22 Kasım 2017 tarihli Soçi Zirvesi’nde kayda geçirmiştir” denildi.

Açıklamada, son dönemde sahada yaşanan ateşkes ihlalleri ve Kongre konusunda giderilemeyen birtakım endişe ve belirsizlikler sonucunda Müzakere Yüksek Kurulu ve Suriye Ulusal Koalisyonu’nun aldığı Kongre’ye katılmama kararı hatırlatılarak, “Öte yandan, Kongre’ye katılmak üzere Ankara’dan Soçi’ye giden muhalefet heyeti, Kongre vesilesiyle havaalanına ve kongre merkezine yerleştirilen rejim bayraklı resim ve logolara tepki göstererek, ülkeye giriş yapmak istememiştir. Kongre’nin en önemli sonucunu, bir anayasa komitesi kurulması yönünde çağrı yapılması ve bu komite için 150 kişilik bir aday havuzu belirlenmesi teşkil etmiştir. Kongre’ye katılmama kararı alan muhalif grupları Kongre’de temsil etme yetkisini üstlenen Türk heyeti, muhalefetle bilistişare hazırlanan 50 kişilik bir aday listesi sunmuştur. Bundan sonraki aşamada, BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı uyarınca bugüne kadar yürütülen Cenevre süreci kapsamında, muhalefetin orantısal temsilini de gözeten bir anayasa komitesi kurması beklenmektedir. BM Suriye Özel Temsilcisi, bu komiteyi oluştururken 150 kişilik listeden veya dışarıdan isimler tayin edebilecektir. Anayasa komisyonunun oluşturulmasına dair çalışmalar muhalefetin garantörü sıfatıyla Türkiye tarafından da yakından takip edilecektir” ifadeleri yer aldı.

Türkiye’nin 2254 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı uyarınca Suriye’de gerçek bir siyasi değişim getirecek bir siyasi çözüm sağlanmasına yönelik çabalara her platformda katkı vermeyi sürdüreceğinin vurgulandığı açıklamada, “Türkiye, Suriye’deki çatışan tarafların muteber bir siyasi çözümün müzakeresine yönlendirilmesini teminen sahada ve rejim üzerinde nüfuzu olan tüm aktörlerin üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmelerini beklemektedir” denildi. 

Caner Ünver

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Yunanistan Parlamentosu’nun Batı Trakya Türk azınlığı için şer’i yetkilerin kullanımını ihtiyari hale getiren, taraflar arasında bir ihtilaf olduğunda ise Medeni Hukuk’un kullanılmasını mümkün kılan yasayı 9 Ocak 2018 tarihinde kabul ettiği hatırlatıldı.

Açıklamada, Yunanistan makamlarının, azınlığın seçilmiş müftülerinin görev alanına giren başka mevzuat çalışmalarında da yaptığı gibi, bu yasa çalışmasına ilişkin olarak da seçilmiş müftülerle danışmalarda bulunmadığı vurgulandı.

Söz konusu yasanın, Batı Trakyalı bir Türk’ün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtığı dava üzerine hazırlandığının altı çizilerek, “Yunanistan’ın azınlıkla ilgili diğer AİHM kararlarını ayrım gözetmeksizin uygulamasını, bu çerçevede, azınlığın sivil toplum örgütlerini, isimlerini bahane göstermeden, tescil etmesini bekliyoruz. Batı Trakya Türk azınlığının seçilmiş müftülerini tanımayan Yunanistan’ın son dönemde cezai soruşturmalar suretiyle seçilmiş Müftülere yönelik baskılarını yoğunlaştırdığını üzülerek takip ediyoruz” denildi.
Bakanlık açıklamasında, geçmişte, seçilmiş müftülere yönelik yetki gaspı suçlamasıyla açılan davalarda AİHM tarafından 5 kez suçlu bulunan Yunanistan makamlarını geçmişten ders çıkarmaya ve seçilmiş müftülere yönelik uyguladığı hukuki baskıya son vermeye davet etti. 

Caner Ünver

 Dışişleri Bakanlığı kaynakları, “PYD/YPG ile bir saatlik işbirliği bile bizim için son derece zararlıdır. ABD yönetiminin ahenkli olarak davranmadığı bir gerçektir. Geçici iş birliği ne demek? Bu soruya verilen yanıt bizi tatmin etmekten çok uzak” açıklamasını yaptı.

Dışişleri Bakanlığı kaynakları, ABD yönetiminin ahenkli olarak davranmadığını, önceki yönetim döneminde de taahhütler verildiğini ancak teknik düzeyde bu taahhütlerin gerçekleştirilmediğini bildirdi. Ayrıca geçici iş birliği konusunda verilen yanıtın kendilerini tatmin etmediği, PYD/YPG ile bir saatlik iş birliğinin bile son derece zararlı olduğu belirtildi. Diğer yandan ABD’nin YPG/PYD’ye verdiği silahlar konusunda, “Silahlar konusunda bilgi paylaşımı oluyor ancak bunun çok daha net bir paylaşım olması gerekir. Mesele, bu silah yardımının bize tehdit olarak geri dönmesidir. Bu geçici ortaklığın ne zaman biteceği konusunda bize söylenen net bir tarih yok. ABD, bölgeye giden tırların sınırlı bir kısmının PYD/YPG’ye gittiğini, önemli bir kısmının ise orada bulunan ABD birliklerinin ihtiyacı için gittiğini söylüyor” denildi.

Soçi toplantısında PYD olmayacak

Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından alınan bilgiye göre, Ulusal Diyalog Konferansı’nın tarihinin henüz kararlaştırılmadığı, Suriyeli Kürtlerin meşru beklentilerini yansıtabilecek olanların kongreye katılmasında bir beis olmadığı, Soçi’de yapılması planlanan toplantıda YPG/PYD ile bağlantısı olan terör örgütlerinin yer almayacağı belirtildi.  

Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “Norveç’te 8-17 Kasım 2017 tarihleri arasında NATO Müşterek Harp Merkezi’nde düzenlenmekte olan ‘Trident Javelin 2017’ isimli masa üstü tatbikatında Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün heykelinin, fotoğrafının, tatbikat kapsamındaki kurgusal hasım ülkelerin liderleri arasında gösterilmesi ve yine tatbikat kapsamındaki kapalı devre haberleşme sisteminde Cumhurbaşkanımızın ismi kullanılarak oluşturulan sahte bir adres üzerinden ülkemizin hasım ülkelerle işbirliği yaptığı yönünde bir izlenim oluşturulmaya çalışılması esef verici, gayrı ahlaki ve kabul edilmez bir durumdur” denildi.

Açıklamada, “Bu hadisenin öğrenilmesinin akabinde tatbikata iştirak eden askerlerimizin faaliyete katılımı iptal edilmiş ve duyduğumuz derin rahatsızlık NATO ve Norveç makamlarına süratle bildirilmiştir. NATO Daimi Temsilcimizin NATO Genel Sekreter Vekiliyle bugün (17 Kasım) gerçekleştirdiği görüşmenin ardından NATO Genel Sekreterince bir açıklama yapılmıştır. Oslo Büyükelçiliğimizce de Norveç makamları ve Norveç’teki NATO askeri yetkilileri nezdinde gerekli girişimler yapılmaktadır. NATO Genel Sekreteri de Sayın Bakanımızla temas ederek özür dilemiştir. Bu menfur hadisenin failleri hakkında gerekli cezai işlemlerin yapılması yakından izlenecektir” ifadelerine yer verildi. 

Musa Erdoğan
 

Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, “Danimarka makamlarının, Türkiye’nin 1 Ocak 2017 tarihinde İstanbul-Ortaköy’de gerçekleştirilen terör eylemiyle ilişkili olarak iadesini talep ettiği İbrohimjon Asparov adlı şahsın iadesini reddetmesi ve adı geçeni serbest bırakması başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2178 (2014) sayılı kararı olmak üzere DEAŞ’la mücadeleye ilişkin BM kararlarının ihlalidir” denildi.
Açıklamada, Danimarka’nın, farklı milletlerden 39 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir terör eylemiyle doğrudan bağlantılı olduğu düşünülen şahsın DEAŞ’la mücadelede kilit konumda bulunan Türkiye’ye iadesini mesnetsiz iddialar öne sürerek reddetmesinin, terörizme karşı uluslararası düzeyde yürütülen çabalara da bir darbe teşkil ettiği belirtildi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadar, ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları uyarınca, yabancı terörist savaşçılarla mücadele çerçevesinde, çatışma bölgeleriyle bağlantılı olabileceğinden şüphelenilen 5 bin 217 yabancıyı sınır dışı ettiğinin aktarıldığı açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Yürütülen operasyonlar çerçevesinde DEAŞ, El-Nusra ve El Kaide’yle ilişkileri nedeniyle, 3 bin 831’i yabancı uyruklu olmak üzere 8 bin 447 kişi gözaltına alınmış ve 2 bin 946 kişi tutuklanmıştır. Aynı kararlılığı diğer ülkelerin de göstermesi gerekir.”  

Caner Ünver

Dışişleri Bakanlığı, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs’taki İyi Niyet Misyonu’na ilişkin olarak Mayıs 2015-Ağustos 2017 dönemini kapsayan 28 Eylül tarihli raporunun dün yayınlanan nihai metnine ilişkin açıklama yaptı. Bakanlıktan konuya ilişkin yapılan açıklama şöyle:

“Kıbrıs Konferansı’nın geçtiğimiz Temmuz ayında sonuçsuz kalmasıyla sona eren kapsamlı müzakere sürecine dair gerçekleri açık bir şekilde yansıtmadığı görülen rapor, bu haliyle beklentilerimizi karşılamaktan uzak kalmakla birlikte yaşanan tüm gelişmelere tanık olan Genel Sekreter’in raporunda yer verdiği bazı tespitler uluslararası kamuoyu tarafından dikkate alınmalıdır. Bu çerçevede Genel Sekreter’in sürecin son aşamasında yaşananlara atıfta bulunarak, ‘Müzakerelerin sonuçlandırılması için siyasi irade, cesaret ile kararlılık, karşılıklı güven ve ilgili tüm tarafların önceden değerlendirilmiş riskleri almaya hazır olmaları gerektiğine kanaat getirdiğini’ vurgulaması not edilmektedir. Genel Sekreter’in bu ifadelerle Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafını kastetmediği açıktır.

Zira, Kıbrıs Rum tarafı Kıbrıs Konferansı’na giden süreç boyunca ve Konferans’ın Crans- Montana oturumu dahil tüm aşamalarında Güvenlik ve Garantiler başlığına ilişkin ‘sıfır asker, sıfır garanti’ şeklinde özetlenebilecek gerçekçi olmayan yaklaşımından asla vazgeçmemiştir. Ada’da kurulmasına çalışılan yeni ortaklık devletinin işleyişine dair bazı temel noktalarda dahi herhangi bir yapıcılık sergilememiştir. Bu nedenle raporda yer alan ‘anlaşmaya çok yaklaşıldığına’ dair ifadeleri de anlamak güçtür. Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs meselesinin Ada’daki her iki halkın asli kurucu iradelerini, siyasi eşitliklerini ve Ada’nın ortak sahibi olmalarını temel alan, müzakere edilmiş, adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüme kavuşturulması için siyasi irade göstererek cesaretle ve kararlılıkla çaba sarf etmiştir. Buna sürece dahil olan ya da yakından izleyen tarafların da şahit olduklarını düşünüyoruz.

Rum tarafı ise müzakerelerde göstermesi gereken siyasi iradeyi sergilememiş, Kıbrıs Konferansı’nda da bu tutumunu sürdürmüştür. Rum tarafının son olarak Crans-Montana’daki uzlaşmaz tutumuna tüm taraflar şahitlik etmiştir. Kıbrıs Rum tarafı ayrıca süreç içinde ilkesel olarak üzerinde anlaşılmış uzlaşıları dahi son aşamayı teşkil eden Kıbrıs Konferansı boyunca yeniden tartışmaya açmış, müzakere süreci devam ederken iç siyasi saiklerle ‘enosis’ gibi Kıbrıs sorununun nedenini oluşturan bir konuda parlamento kararı çıkararak müzakere masasındaki güven duygusunu aşındıran taraf olmuştur. Ada’da güven artırıcı önlemler kapsamında iki lider arasında üzerinde anlaşılan adımların atılmasında ayak direten yine Rum tarafı olmuştur. Rum tarafı esasen Kıbrıs Konferansı’ndan önceki dönemde de süreci defaatle akamete uğratmış; bu yetmiyormuş gibi ayrıca Kıbrıs Konferansı’nın Crans-Montana oturumunda hassas müzakerelerin sürdürüldüğü bir ortamda müzakere usulleriyle ve iyi niyetle bağdaşmayan bir şekilde gizli belgeleri birden fazla defa basına sızdırmıştır.”

Açıklamada, Kıbrıs Türk tarafının bu son süreç de dahil olmak üzere yarım yüzyıldır süren çözüm çabalarında daima iyi niyet, kararlılık ve yapıcılık sergilemiş olmasına rağmen 2004 yılında olduğu gibi cezalandırılmaya devam edilmesinin kabul edilemez nitelikte olduğu belirtilerek, “Evvelki süreçlerin ardından Kıbrıs Türk tarafına verilen sözlerin tutulmadığının unutulması mümkün değildir. Kıbrıs’ta Rumlarla barış ve ortaklık içinde bir arada yaşayabilmek için her türlü gayreti göstermiş bulunan Kıbrıs Türk halkına uygulanan insanlık dışı izolasyona artık son verilmesinin, Kıbrıs Türklerinin uluslararası toplumla temaslarının önüne getirilen haksız engellerin artık kaldırılmasının zamanı gelmiştir. Çözüm yolunda gayret sarf eden tarafın cezalandırılması, çözümü engelleyenin ödüllendirilmesi söz konusu olmamalıdır.

Genel Sekreter’in tüm taraflara Temmuz ayında yapmış olduğu ve raporunda da yinelediği çağrı doğrultusunda önümüzdeki döneme yönelik olarak atılabilecek adımlar konusunda Kıbrıs Türk tarafıyla değerlendirmelerimiz devam etmektedir. Kıbrıs Türklerinin maruz kaldığı kabul edilemez nitelikteki izolasyonun önümüzdeki dönemde sürüp sürmeyeceği, söz konusu değerlendirme sürecimizde hiç şüphesiz belirleyici olacaktır. Türkiye, Kıbrıs sorununa sürdürülebilir bir çözümü hem Doğu Akdeniz’de istikrarın güçlendirilebilmesi açısından hem de ilgili taraflara sağlayabileceği çok yönlü çıkarları göz önünde tutarak samimiyetle desteklemektedir.

Böyle bir çözüm için yapıcı katkılar sağlamaya devam ederek, çabalarımızı kararlılık ve iyi niyetle sürdüreceğiz. İlgili tarafları bu doğrultuda gerçekçi ve yapıcı bir tavır sergilemek suretiyle, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet ediyoruz. Öte yandan, çözüm süreci önümüzdeki dönemde hangi şekli alacak olursa olsun, katkılarına daima önem atfettiğimiz BM Genel Sekreteri’nin hizmetlerini sunmaya devam etmeye hazır bulunmasını olumlu karşılıyoruz” denildi.  

İlker Turak
 

Bakanlıktan yapılan açıklamada, “IKBY’de bugün (25 Eylül) düzenlenen referandum sonuçları bakımından yok hükmündedir. Gerek uluslarası hukuk, gerek Irak anayasası bakımından her türlü hukuki temelden ve meşruiyetten yoksun olan bu girişimi tanımıyoruz.

Türkiye’nin ve uluslararası toplumun tüm uyarılarına rağmen referanduma gitmekte ısrar eden ve sadece Irak’ın değil tüm bölgenin barış ve istikrarını tehlikeye atan IKB Yönetiminin bu sağduyudan uzak teşebbüsünü esefle karşılıyoruz” denlidi.

Türkiye’nin, IKBY’nin referandum konusunda sergilediği vahim hatanın bedeli olacağını her vesileyle vurguladığı hatılatılarak,”Bu çerçevede, 22 Eylül 2017 tarihinde düzenlenen Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ve hemen ardından gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısında IKBY’ye karşı uygulanacak yaptırımları belirlemiştir.
Tüm uluslararası toplumun ve özellikle bölgesel ülkelerin referandum konusunda ortaya koydukları tutarlı yaklaşımı bundan sonra da sürdürmeleri ve bu gayrimeşru girişimin sonuçlarını tanımaktan kaçınmaları önem taşımaktadır.

IKBY liderliğinin bundan sonraki süreçte sağduyulu bir çizgiye dönmesi ve kısa dönemli siyasi çıkarlar ve ütopik emeller peşinde koşmak yerine tüm Irak halkının uzun dönemli huzur ve refahını gözeten bir siyaset benimsemesi temel bir gerekliliktir.

Referandumu izleyen dönemde ortaya çıkacak ortamı istismar etmek isteyebilecek bazı radikal unsurların ve teröristlerin milli güvenliğimizi hedef alan eylemlere kalkışması halinde ve Irak genelinde milli güvenliğimize yönelik her türlü tehdit karşısında uluslararası hukuktan ve TBMM’nin verdiği yetkiden kaynaklanan tüm önlemleri alacağımızı bir kere daha vurguluyoruz” ifadesi kullanıldı. 

Bakanlıktan yapılan açıklamada, Irak’taki hassas güvenlik koşulları doğrultusunda anılan ülkeye seyahat edecek olan veya halihazırda Irak’ta bulunan vatandaşlara yönelik son uyarının 18 Ekim 2016 tarihinde yapıldığı hatırlatılarak, diğer taraftan, IKBY’nin 25 Eylül 2017 tarihinde düzenlediği referandumun Irak’ta yeni belirsizliklere, güvenlik sorunlarına ve çatışmalara yol açması tehlikesi bulunduğu kaydedildi.

“Referandumun neden olacağı istikrarsızlığı istismar edecek bazı radikal grupların ve terör örgütlerinin ülkemizin IKBY dahil Irak’taki çıkarlarını hedef almaları muhtemeldir” denilen açıklama şöyle devam etti:
“Bu itibarla, Irak’ın IKBY dışındaki vilayetleri için yapılan yukarıda kayıtlı seyahat uyarısının IKBY kontrolündeki Dohuk, Erbil ve Süleymaniye’yi de içerecek şekilde genişletilmesi uygun görülmüştür.

Bu vilayetlerde bulunan firmalarımızın ve vatandaşlarımızın, her koşulda müteyakkız bulunmaları, kalabalık mekanlardan kaçınmaları, güvenlik tedbirlerini güçlendirmeleri, Bağdat Büyükelçiliğimiz ve Erbil Başkonsolosluğumuz ile temasta olmaları, kesinlikle zorunlu olmadığı sürece bu vilayetlere ve bunlar arasında seyahatlerini sınırlandırmaları, bu vilayetlerde kalışı zorunlu olmayanların ise mümkün olan en kısa sürede bu vilayetlerden ayrılmaları kuvvetle tavsiye edilmektedir.”

Mevcut koşullarda halihazırda Irak’ın tüm vilayetlerinde bulunan vatandaşların güvenlik durumunun daha da bozulması ihtimalini dikkate alarak en ihtiyatlı ve emniyetli hareket tarzını benimsemelerinin önerildiği ifade edilerek şöyle denildi:

“Bu durum bu vilayetlere seyahat etmeyi planlayan vatandaşlarımız için de geçerlidir. Gelişmelere göre Irak’a ilişkin bu seyahat ve güvenlik duyurumuzun kapsamında gerekli değişikliklere gidilebilecek olup, kamuoyumuz güncel gelişmeler hakkında bilgilendirilecektir.Vatandaşlarımızın, Bakanlığımız’a ilaveten, Bağdat Büyükelçiliğimiz, Erbil Başkonsolosluğumuz ve Süleymaniye Konsolosluk Ajanlığımızca görev bölgeleri koşullarına göre farklılık arzedebilecek güvenlik durumu hakkında yapacakları uyarı ve duyuruları da takip etmelerinde fayda görülmektedir.”

İhtiyaç duyulduğu takdirde aşağıda irtibat bilgileri sunulan Bağdat Büyükelçiliğin, Erbil Başkonsolosluğunun Süleymaniye Konsolosluk Ajanlığının ve Bakanlığın Konsolosluk Çağrı Merkezi’ne başvurulması mümkün olduğu belirtildi.

İrtibat bilgileri ise şöyle açıklandı:

“Bağdat Büyükelçiliği (7/24)
0790 190 94 06
0750 072 39 31
Erbil Başkonsolosluğu (7/24)
Sabit Telefon: +964 066 224 62 33
Nöbet Telefonu: +964 750 921 56 77
e-posta adresi: [email protected]
Süleymaniye Konsolosluk Ajanlığı (7/24)
Sabit Telefon: +964 053 329 27 12
Nöbet Telefonu: +964 770 790 90 97
e-posta adresi: [email protected]
Konsolosluk Çağrı Merkezi (7/24)
Tel: +90 312 292 29 29.”