Orman ve Su İşleri Bakanlığının Antalya’da 166 milyon TL değerinde baraj, gölet, bal ormanı, ağaçlandırma ve çeşitli yatırımlarıyla ilgili temel atma töreni ve açılışlarının arından yine Manavgat ilçesinde partisinin Seçim Koordinasyon Merkezi açılış törenine katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, seçimlerle ilgili değerlendirmelerde bulundu. Dün belirlenen listeler sonrası kolları sıvayarak çalışmalara başladıklarını ifade eden Bakan Çavuşoğlu, AK Parti’nin Antalya listesiyle ilgili görüşlerini dile getirerek, her bir adayın birbirinden kıymetli olduğunu söyledi. Listedeki 16 adaydan 5’inin Manavgatlı olduğuna dikkat çeken Çavuşoğlu, “Bu listeye Manavgat damgasını vurdu. Biraz önce arkadaşlarımız bazı isimleri saydı, başta kendimi saymak istiyorum. En az Alanyalı olduğum kadar Manavgatlıyım diyorum. Bunun da gururla söylüyorum” dedi.
“Uzun ince yolun devamı”
Son 16 yılda önlerine çıkan tüm engelleri birlik ve beraberlik sayesinde aştıklarını belirten Bakan Çavuşoğlu, “Büyük hedeflere yürüyeceğiz. Kutlu yolculuğumuzda yeni bir sayfa açıyoruz, yeni bir yola giriyoruz. Esasen bu önceden temelini attığımız uzun ince bir yolun devamı. Ama bu aşama aşama. O hedeflere ulaşmak için çok daha güçlü olmamız lazım. Bugün dış politikada güçlüysek, sizlerin desteği sayesinde güçlüyüz. Dış politikada haksızlıklara karşı sesimizi gür çıkarabiliyorsak, arkamızda 81 milyonun olduğunu hissettiğimiz içindir. Bugün adaletsizliklere sesimizi çıkartıyorsak, bu milletimizin vicdanının bizlere emridir” diye konuştu.
“1,8 milyar ümmet dua ediyor”
Dünyanın gözünün Türkiye’de olduğuna işaret eden Çavuşoğlu, son olarak şunları söyledi:
“Bugün dünyada insani yardımı ulaştırmada birinci sıradaysak bu da bizim insanımızın vicdanının yansımasıdır. Bugün kalkınma yardımlarında dünyada en öndeysek, esasen dünyadaki mazlumların bizden beklentilerinin bir sonucudur. Çünkü dünyanın gözü bizde, kıskananların da gözü bizde. Pakistan’ın da, Afganistan’ın da, Afrika’nın da, Somali’nin de, hatta ve hatta hayal edemeyeceğiniz en küçük ülkelerin, herkesin gözü bizde. Ama şunu unutmayın. 1,8 milyar ümmetin de duası bizimle. Şu 1 ayda her gün bize dua ediyorlar, dua edecekler. Niye? Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın tekrar seçilmesin istiyorlar. Çünkü bu kutlu yolculuğun devam etmesini istiyorlar, Çünkü Türkiye’den başka mazlumların ve ümmetin umudu yoktur. Bu bilinçle çalışacağız. Sorumluluğumuzun daha büyük olduğunu hiçbir zaman unutmayacağız. Uluslararası arenada küresel bir aktör olduğumuzu unutmayacağız. Beklentilerin sadece mazlumlar tarafından olduğunu düşünürsek aldanırız. Dünya insanlarının Türkiye’den beklentileri var.”
“24 Haziran Türkiye’yi teslim almak isteyenlerle, teslim etmek istemeyenlerin mücadelesidir”
Çavuşoğlu’na programlarında eşlik eden Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel de, 24 Haziran seçimlerinin önemine vurgu yaparak, Türkiye’nin son 15 yılda büyük mesafeler kat ettiğini söyledi. Türkiye’nin gelişimini önlemek için her türlü kupasın kurulduğunu vurgulayan Türel, “Türkiye kalkınarak yoluna devam ediyor. Topla tüfekle hizmetten engellemeye çalıştılar ama o kurşunlara göğsünü siper eden bu millet o hainlere izin vermedi. Ak Parti’nin iktidar olmasını istemeyen, Recep Tayyip Erdoğan seçilmesin isteyenlere bir bakınız. Onun üstüne söz söylemeye gerek yok. 24 Haziran Türkiye’yi teslim almak isteyenlerle, teslim etmek istemeyenlerin mücadelesidir” diye konuştu.
“Manavgat bu seçimin en şanslı ilçesi”
Antalya’da 7. seçim merkezini açtıklarını ifade eden AK Parti Antalya İl Başkanı İbrahim Ethem Taş ise açıklanan aday listelerinin Antalya’nın her köşesine hitap ettiğini vurguladı. Taş, “Manavgat’tan 3 tane adayımız var. İbrahim Aydın, Ercan Mekteplioğlu, Ömer Akbaş kardeşimiz. Manavgat bu seçimin en şanslı ilçesi. Yüzde 21 ile başladığımız Antalya’da yüzde 42’yi yakaladık. Milletvekili sayımız 5’ti Kasım’da 7’ye çıkardık. Bu seçimde daha yüksek milletvekili çıkaracağız. Yine Antalya’da birinci olmak, zaferlerle çıkmak istiyoruz. Seçimlere 32 gün kaldı, milletvekillerimizi Ankara’ya göndererek Antalya’nın güçlü bir şekilde temsil edilmesini istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Konuşmaların ardından seçim ofisinin açılışı kurdele kesimiyle gerçekleşti. Bakan Çavuşoğlu daha sonra Antalya kent merkezindeki bir iftar programına katılmak üzere ilçeden ayrıldı.  

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, beraberinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Güler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Adnan Özbal ile birlikte 19 Mayıs’ta Donanma Komutanlığı harekat kontrolünde Ege ve Doğu Akdeniz’de icra edilen Beyaz Fırtına Tatbikatı’na katılan yüzer, dalar ve uçar birlikleri denetledi. Bu kapsamda TCG Gaziantep fırkateyninde inceleme ve denetlemelerde bulunan Akar, personelin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlayarak, tatbikatla ilgili brifing alıp, direktiflerini verdi. 

Gemi personeli ile iftar yapan Orgeneral Akar, denetlemeler sonunda açıklamada bulundu. Orgeneral Akar, “En büyük motivasyon güvenilmek, en büyük başarı ise bu güvene layık olabilmek prensibi ile hareket eden Türk Silahlı Kuvvetleri, üstün harbe hazırlık seviyesiyle her zaman milletinin emrinde ve daima görevinin başında. Türk Silahlı Kuvvetleri, asil milletimizin sevgi ve güveninden aldığı güçle ülkemizin güvenliği, egemenliği ve bağımsızlığının korunması başta olmak üzere kendisine verilecek tüm görevleri yerine getirme azim ve iradesindedir” ifadelerini kullandı. 

Türkiye’nin Ege’de mevcut sorunların uluslararası hukuk ve iyi komşuluk ilişkileri çerçevesinde çözüme kavuşturulmasından yana olduğunu belirten Akar, “Ege ve Akdeniz başta olmak üzere mavi vatanda ülkemizin uluslararası hukuk ve anlaşmalardan kaynaklanan hak ve menfaatlerinin korunması maksadıyla faaliyetler azim ve kararlılıkla yürütülmekte. Bu kapsamda etkin, caydırıcı ve saygın bir güç olan Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından gerek Ege Denizi’nde, gerek Doğu Akdeniz’de her türlü tedbir kararlılıkla alınmakta” şeklinde konuştu.

“TSK, terör örgütlerine karşı hem yurt içinde hem de yurt dışında mücadelesine devam ediyor” 

Orgeneral Akar, konuşmasının devamında şunları kaydetti:
“Türk Silahlı Kuvvetleri, FETÖ/PDY, PKK/KCK/PYD/YPG ve DEAŞ gibi örgütlerle yönelik yurt içi ve yurt dışında mücadele etmeye aralıksız olarak devam ediyor. Halen devam etmekte olan Zeytin Dalı Harekatı ile diğer harekatlarda elde edilen başarılarda en büyük pay sahibi olan aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, çatışmalarda yaralanan kahraman gazilerimize acil şifalar diliyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kahraman ve fedakar mensuplarını icra ettikleri görevlerde elde ettikleri başarılar nedeniyle tebrik eder ve teşekkür ederim.”  

Seyid Fatih Poyraz

Dünya Sağlık Örgütü, ebola salgını nedeniyle yarın olağanüstü toplanıyor. İlk olarak bundan 43 yıl önce Demokratik Kongo Cumhuriyetinde ortaya çıkan hastalığının ülkenin 1.2 milyon nüfusu olan Mbandaka’ya sıçraması üzerine WHO acil tedbir alınması için çalışmalara başladı. WHO Genel Müdürü Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Son gelişmeler ciddi. Ancak Ebola ile mücadele etmek için şimdiye dek hiç olmadığı kadar araç-gereç ve teknolojiye sahibiz. WHO ve ortaklarımız virüsün daha fazla yayılmasını durdurmak için kararlı adımlar atacaktır” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü ve diğer BM ajanslarının yanı sıra Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu (IFRC) dışında, diğer insani yardım kuruluşları olarak görev yapan Medecins Sans Frontieres (MSF), ekiplerinin salgının kontrol altına alınması için çalıştıklarını belirten Adhanom Ghebreyesus, “WHO Acil Durum Komitesi toplantısı, daha fazla uluslararası katılımı tetikleyecek ve salgınla başa çıkmak için daha fazla kaynak sağlayacaktır” şeklinde konuştu.

2 hastanede tecrit üniteleri oluşturuldu

WHO’nun, Mbandaka’da gözetim yapmak için yaklaşık 30 uzmanın görevlendirdiğini, yeni vakaların önlenmesi, tedavisi ve raporlanması konusunda tavsiyede bulunan Demokratik Kongo Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı ile birlikte çalışıldığını bildiren Adhanom Ghebreyesus, “Mbandaka’nın ana hastanesinde ve Bikoro şehrinde tecrit bölgeleri kuruldu. Ayrıca, Mbandaka ve Bikoro’da her biri 20 hastayı tedavi etme kapasitesine sahip olacak olan özel Ebola tedavi merkezleri kurulmaktadır. Önümüzdeki birkaç gün içinde, tıbbi kitler de dahil olmak üzere koruma ve dezenfeksiyon kitleri, lojistik ve hijyen kitleri ve Mbandaka’ya palyatif ilaçlardan oluşan birkaç ton malzemenin teslimatını planlıyoruz” ifadelerine yer verdi.

Ülkede dokuzuncu salgın

Son salgının 1976 yılında ülkedeki Ebola virüsünün ortaya çıkmasından sonra dokuzuncu salgın olduğunu vurgulayan Adhanom Ghebreyesus, şu ifadelere yer verdi:

“Virüs, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve çevre ülkelere has olup, tedavi edilmezse ölümcül ciddi bir hastalığa neden olmaktadır. Vahşi hayvanlarla temas yoluyla insana bulaşan virüs ve daha sonra insandan insana geçmeye başlamıştır. Virüsün ilk belirtileri genellikle ani başlayan ateş, yorgunluk, kas ağrısı içermektedir. Hastalıkta baş ağrısı ve boğaz ağrısı sonrasında kusma ve ishal gibi belirtiler takip ediyor.

Batı Afrika’da 2014 yılında başlayan salgında altı ülke genelinde 11 binden fazla insan öldü.”  

Candemir Sarı
 

Ulaşılabilir ev, ulaşılabilir sanat anlayışını benimseyen MİNT, Mert Aslan Presents tarafından hayata geçirilen ‘Spring Break’ etkinliğinde, Küratör Özlem Ünsal’ın ‘Unique & Limited’ sergisine sponsor oldu. Etkinlikte modern seyyah Özlem Avcıoğlu ve MİNT Genel Müdürü Özgür Doğan ulaşılabilir sanat ve ev konseptiyle ilgili bir sohbet gerçekleştirdi. 

Her kuşağın kendine ait özellikleri, talepleri olduğunu söyleyen MİNT Genel Müdürü Özgür Doğan; “Genç insanlar artık lüksten çok sanat ve deneyimin birleştiği evleri tercih ediyor. Bir şeyin mülkiyetine sahip olmak yerine onun yaşattığı deneyimi önemsiyorlar. Bizde MİNT olarak sakinlerimize kendi deneyimlerini özgürce yaşayabilecekleri mekanlar sunuyoruz. Bizim binalarımızda yaşayanlar birbirinin yaşam tarzına saygı duyarlar. İnsanların dahil olmaktan mutlu oldukları evler üretmek istiyoruz” dedi.

Seyahat danışmanı Özlem Avcıoğlu ise deneyimlerini paylaştığı konuşmasında sosyal medyanın etkisiyle lüks kavramının değiştiğine dikkat çekerek, “Günümüzde insanlar 3+1 evde oturmak yerine 1+1 evlerde oturmayı tercih ediyorlar. Artık lüks konsept yerine ulaşılabilir lüks kavramı ön plana çıktı. Artık lüks pahalılıktan çok deneyim ve keyif almaya dayanıyor’’ şeklinde konuştu.

Mint’in sosyal medya ve etkinlik katılımcılarıyla gerçekleştirdiği çekilişle, küratör Özlem Ünsal tarafından seçilen Brancusi’nin ‘Muse’ heykel mumunu bir takipçisine hediye etti.  

Diyabet ve obezite tedavilerinde önde gelen sağlık firmalarından Novo Nordisk, Eczacılık Günü’nü kutlamak amacıyla Medipol Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde çeşitli etkinlikler düzenledi. Tedavi edilebilen kronik bir hastalık olan obeziteye de dikkat çekilen ve yüzlerce öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen etkinlikte vücut kitle endeksi (VKİ) ölçümleri gerçekleştirildi. Medipol Üniversitesi’nin VKİ 23 çıktı. Etkinlik ‘Harekete Geç’ sloganı ile eğlenceli ve hareketli bir ritim aktivitesi eşliğinde başladı. 

Etkinlik kapsamasında düzenlenen ve Dr. Ecz. Metin Uyar’ın moderatörlüğünde yapılan ‘Alışkanlıkları’nı Değiştir’ konulu ilk panele, İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülkadir Ömer, İstanbul Medipol Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Gülden Omurtag, Psikolog Dr. Feyza Bayraktar ve Novo Nordisk Türkiye Medikal Direktörü Dr. Rabia Demet Özkaya konuşmacı olarak katıldı.

”Öncelikli amacımız, obeziteye çare bulmak” 

Dr. Rabia Demet Özkaya şöyle konuştu: ”Bir sağlık firması olarak, Eczacılık Günü’nü Medipol Üniversitesi’nde eczacılık öğrenim gören arkadaşlarla birlikte geçirmek istedik. Odaklanmak istediğimiz bir diğer konu obezite. Obezite, 21’inci yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından bir tanesi. Ülkemizde yaklaşık 100 kişiden 30’u obezite hastalığıyla mücadele ediyor. Obezite sadece şekilsel bir sorun değil, aynı zamanda birçok ciddi komplikasyona yol açan kronik bir hastalıktır. Obezite hastalığı; kalp hastalığı, diyabet, hipertansiyon, eklem hastalıkları ve kanser gibi birçok hastalığın öncüsü. Özellikle bugün eczacılık fakültesi arkadaşlarımızla yeni bir hareketi hayata geçirmek için bir araya geldik. Hadi diyoruz, hareket edelim, alışkanlıklarımızı değiştirelim, dengeli beslenelim ve iyi yaşayalım. Hareket etmek ve iyi yaşamak, obezitenin engellenmesinde rol oynayacak. Bizim öncelikli amacımız, obeziteyi tedavi etmek”.

14 Mayıs Eczacılık Günü’nün, 50 yıldır çeşitli etkinliklerle kutlandığını söyleyen Prof. Dr. Gülden Omurtag, ”Bilimsel Eczacılığın 179’uncu yıl dönümü. Bu etkinliğimizde sektörün önde gelen bir sağlık firmasıyla obezite farkındalığı oluşturmaya çalışıyoruz. ‘Hadi Medipol’ sloganıyla yola çıktık. Eczacılar sağlıklı yaşam, dengeli beslenme ve iyi yaşama konusunda bireylere en yakın danışmanlık yapabilecek olan sağlık mensupları. Bu nedenle eczacıların, diyetisyenlerin ve hekimlerin hep bir arada, bu farkındalığı ülkemizdeki bireylerin sağlığı ve gelecek nesillerin sağlığı için oluşturmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu etkinliğin Eczacılar Günü’ne denk gelmesi bizim için önemli” dedi.

”Dünyada obez nüfusu 615 milyon oldu” 

Obezite sayısının fazlalığına dikkat çeken Dr. Burak Cem, ”Bugün obezite alanında farkındalık oluşturmak için buradayız. Dünyada obez nüfusu 615 milyon oldu. Yani toplam nüfus olarak neredeyse 3’üncü büyük ülkesi diyebiliriz. Artık obez insan sayısı dünyadaki açlık sınırındaki insan sayısını geçmiş durumda. Yani çok yiyoruz, sağlıksız yiyoruz. Bugün genç eczacı adaylarımızın hayatlarına dokunabilirsek, biraz olsun farkındalık oluşturup insanları harekete geçirebilir ve sağlıklı beslenme ve iyi yaşamaya teşvik edebilirsek, onlar sayesinde toplumdaki obezite artışının önüne geçebiliriz” şeklinde konuştu.

Etkinlik kapsamında düzenlenen ‘Dengeli Beslen, İyi Yaşa’ konulu ikinci panel ise sunucu Murat Güloğlu’nun moderatörlüğünde, Diyetisyen ve Aşçı Ayça Alara Aycan ve Fitness Eğitmeni Murat Bür’ün katılımıyla gerçekleştirildi. Ayça Alara Aycan, kilo aldırmayan lezzetli tariflerini ve sırlarını öğrencilere yönelik pratik uygulama yöntemleriyle paylaşırken, Murat Bür, düzenli olarak yapılan sporun obezite riskini azaltarak sağlıklı yaşama olan katkısını sahnede göstererek anlattı. 

Adem Gürer – Murat Ergin
 

Medicana Kadıköy Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Semiha Ayaydın Kaplan, B12 ve genel vitaminler hakkında bilgi verdi. Kaplan, vitaminlerin, normal metabolizma için küçük miktarlarda da olsa alınması gerekliliğe dikkat çekerek, “Vitaminler (D vitamini hariç), insanlar tarafından sentezlenemediğinden, metabolizma bozukluklarını önlemek için diyette mutlaka alınması gerekir. Bazıları ayrıca temel mikro besinler olan minerallerden (kalsiyum ve demir gibi) ayrılmalıdırlar” dedi. 

Vitamin yetmezliğinin düşük kan seviyeleri veya geri dönüşümlü metabolik değişikliklerle ilişkili olarak tanımlandığında, tipik Batı diyetlerinde vitamin eksikliği görülme sıklığı, özellikle yaşlı erişkinlerde daha yüksek olduğunu belirten Kaplan, “Hamilelik ve alkol tüketimi bazı vitaminler için gereksinimleri artırabilir. Klasik vitamin eksikliği sendromlarına (örn. pellagra) neden olan seviyelerin altındaki seviyelerde, bazı vitaminlerdeki eksiklikler, gözlemsel çalışmalarda ateroskleroz, kanser ve osteoporoz gibi kronik hastalıklar ile ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte, takviyedeki vitaminlerin kronik hastalıkları önleyebildiği veya tersine çevirebileceği daha az belirgindir. 

Genetik faktörler vitaminlerin metabolize edilmesini ve çeşitli klinik durumlarda ve dozlarda takviyenin sonuçlarını etkileyebilir. Vitamin dozu ve eksiklikleri ile ilgili klinik kararları yönlendirmek için genetik bilginin henüz yeterli olmadığı bilinmektedir” ifadelerini kullandı. 

Uzm. Dr. Semiha Ayaydın Kaplan, B12 vitamin eksikliğinin başlıca nedenleri hakkında şunları kaydetti: “Kötü alım: Yoksulluk, yaşlı yetişkinler, alkolikler, kısıtlayıcı diyetler (ör. Vegan), kötü emilim: Çölyak hastalığı, Crohn hastalığı, kısa bağırsak, gastrik bypass, yaşlı yetişkinler, anormal kayıplar: Hemodiyaliz, kronik ishal, anormal metabolizma: Genetik polimorfizmler, alkolizm (folat metabolizmasını artırır) 

B12 vitamini açısından zengin gıdalar; İstiridye, somon, ahtopot gibi deniz ürünleri ve balık yumurtasında, karaciğer, yumurta sarısı, et, mercimek, ıspanak, tahıllardır. 

B12 vitamin yetmezliğinde; Megaloblastik anemi (pernisiyöz anemi) ve nörolojik semptomlar (subakut kombine dejenerasyon) ile karşılaşmakta. 

Suboptimal vitamin B12 düzeyi, genellikle B12 içeren gıda kaynaklarının (örn., Karaciğer, süt, balık, et) yetersiz emilimi ve yetersiz alımı nedeniyle oluşur. Kobalaminin malabsorbsiyonu, esas olarak, özellikle de intrinsik faktöre veya azaltılmış gastrik asit sekresyonuna karşı otoimmün antikorların varlığında, diyet proteinlerinden cobalamin salınamamasının sonucudur. Daha yaşlı erişkinlerde, mide atrofisi ve hipoklorhidri, gastrik asidin azalması ve yetersiz B12 emilimine yol açar. Bir vegan diyetini takiben insanlar arasında B12 vitamini eksikliği de görülebilir.” 

“Vitamin B12 eksikliği çeşitli hastalık durumları ile ilişkilidir” 

Uzm. Dr. Semiha Ayaydın Kaplan, ciddi vitamin B12 eksikliğinin nörolojik hastalığa ve megaloblastik anemiye neden olacağını dile getirerek, “Anemi olmadan bile B12 eksikliği, demans ve düşük bilişsel işlevle ilişkilidir . Bununla birlikte, B12 vitamini takviyeleri almanın demansı önlediğine dair kesin bir kanıt yoktur. Ek olarak, B12 eksikliği bazı yaşlı erişkinlerde dengenin bozulmasına yol açabilir” şeklinde konuştu. 

Uzm. Dr. Kaplan, vitamin B12 eksikliğinin özellikle yaşlı erişkinlerde hiperhomosisteineminin önemli bir nedeni olabildiğini sözlerine ekleyerek, şöyle konuştu: “Yüksek düzeyde homosistein, artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkilidir. Folik asit, B6 vitamini ve B12 vitamini takviyesi homosistein düzeylerini düşürebilir, ancak randomize çalışma verileri bu vitaminlerin kardiyovasküler hastalığı önlediği hipotezini desteklememektedir. 

Hiperhomosisteinemi de osteoporoz ile ilişkilidir. Bu ilişkinin nedensel olup olmadığı ya da homosistein düzeylerinin düşürülmesinin riski etkileyip etkilemeyeceği bilinmemektedir. Benzer şekilde, yüksek riskli gruplarda folat ve vitamin B12 ile takviyenin kırık riskini azaltıp azaltmadığı bilinmemektedir. 

Sağlıklı yetişkinlerde ve B12 vitamini eksikliği olanlarda B12 vitamini takviyesi, önemli yan etkiler olmaksızın iyi tolere edilir. Bununla birlikte B12 vitamini takviyesinin, dengeli beslenmeyi sürdüren sağlıklı insanlarda faydalı olduğuna dair yüksek kaliteli kanıt yoktur.”  

Depresyon sık kullandığımız hatta basit gördüğümüz bir hastalık gibi görünse de değil, ruhsal bir bozukluk ve tedavi edilmesi geleceğimiz için çok önemli. Prof. Dr. Ahmet Tiryaki, birçok hastalık içerisinde toplumu en çok etkileyen, bir başka değişle en yaygın olan hastalıklardan birinin de depresyon olduğuna dikkat çektiği açıklamasında şu bilgileri verdi, “Geçmiş 1 yıl içerisinde, genel toplumda, depresyonda olan kişi sayısı %15’lerde görünüyor. Bu yüksek bir oran. Ruhsal bozukluklar, genel olarak toplumun üretkenliğini etkileyen hastalıklar arasında en sık görülenlerdendir ve bunlar içerisinde de depresyonda olanlar ilk sırada yer alıyor.”

DEPRESYON EN ÇOK KADINLARDA GÖRÜLÜYOR

Birçok hastalıkta olduğu gibi ruhsal hastalıklarda ve dolayısıyla depresyonda da en çok kadınlar risk altında. Kadınların erkeklere oranla daha fazla risk altında olma nedenlerini açıklayan Tiryaki, toplumsal baskıya dikkat çekti, “Sebepleri geniş bir yelpazede görebiliriz. Kadınlar, depresyon açısından çok daha büyük bir risk altında. Burada toplumsal cinsiyetin bir payı olduğunu görebiliyoruz. Erkeklerde ruhsal sorunlar, alkol-madde kullanımı gibi alışkanlıklar, depresyondan başka görünümlerle ortaya çıkabildiği için depresyon tablosu kliniğe daha az yansıya bilmektedir. Kadında ise toplumsal yapının kadını baskılaması, öfkesini bile göstermesini engelleyici olması, kadınlarda, depresyonun daha yaygın olmasının nedenleri arasında” ifadelerini kullandı.

KADININ BİYOLOJİSİ BİLE DEPRESYON SEBEBİ

Prof. Dr. Ahmet Tiryaki, Kadınların daha riskli bir grupta yer almasının nedenlerinden birinin de biyolojisi olduğunu söyledi, “Hormonal özellikleri de depresyona zemin hazırlıyor. İlk adet görmeden menopoza kadar artan bir risk söz konusu. Gebelik döneminde, doğum sonrası dönemde yaşanan hormonal değişiklikler açısından bakıldığında, kadın cinsiyetinin daha riskli olduğunu görebiliyoruz” dedi. 

Tiryaki depresyonun diğer nedenlerini de şöyle sıraladı, “Cinsiyet önemli bir faktör, alkol-madde kullanımı depresyonda ciddi etken, diğer tıbbi hastalıklar, işsizlik, maddi sorunlar, boşanma, erken ebeveyn kaybı, çocukluk döneminde maruz kalınan istismar (cinsel, fiziksel, duygusal) depresyonla ciddi ilişkili faktörler arasında.”

ÇOCUKLAR DA DEPRESYONA GİRİYOR

Yaşadığımız her hastalık artık çocuklarımızda da görülüyor, birçok hastalıkta olduğu gibi depresyonda da yaş sınırı düşük ve çocuklar da risk altında. Çocuklarda, normalin dışında görülen belirtilerin, hiperaktiflik olarak çatı bir ifade ile değerlendirilmek yerine, izlenmesi gerektiğine vurgu yapan Tiryaki, “Depresyon, yaşam boyu farklı görünümlerle karşımıza çıkar. Ergenlikle birlikte daha yakından tanıdığımız bir depresyon ile karşılaşıyoruz. Çocukluk ve yaşlılık depresyonlarının klinik görüntülerinde ise bazı farklılıklar var. Çocuklar depresyona girmez diye bir düşüncemiz yok. Depresyon çocuklarda huzursuzluk, mutsuzluk, hırçınlık, isteksizlik gibi kendini gösterebilir” ifadelerini kullandı. 

KENTLERDE YAŞAM DEPRESYON TETİKÇİSİ

Prof. Dr. Ahmet Tiryaki, Türkiye ruh sağlığı profili çalışmasının uzun zamandır yapılmadığını söyledi, “Raporlama yapılamıyor ve verilerde eksiklikler var. Şuan hızlı bir dönüşüm devam ediyor, ülkemize göçler söz konusu, toplumsal bir basınç var, riskleri bunun üzerinden tahlil etmek gerekiyor. Kentlerdeki yaşamın çeşitli ruhsal bozukluklar açısından bir risk faktörü olduğunu biliyoruz. Bir başka boyutuyla da kentlere göç etmiş, işsiz, o kente ait olamamış gruplar, gençler bir de alkol-madde kullanımına başlamışsa, istismara uğramışsa depresyon için ciddi riskler söz konudur” dedi. 

NEDEN PSİKİYATRİSTE GİTMİYORUZ?

Ruhsal hastalıklarda en temel sorun ‘kabullenme’, kişinin, kendisinde ruhsal bir sorun olduğu gerçeğiyle neden yüzleşemediğini açıklayan Tiryaki burada da toplumsal algının belirleyici olduğunu belirtti, “Eğitim düzeyiyle birlikte ruhsal bozuklukları kabul etme düzeyinin arttığını görüyoruz. Ama genel olarak, ruhsal bozuklukların bir tür kişilik zayıflığı olarak kabul edildiği, kişilerin, meselelerini kendi kendilerine çözmeleri gerektiğine dair genel inançların, ilk engelleyici faktörler olduğunu söyleyebiliriz. Ruhsal bozukluklara, damgalayıcı bir bakış açısı da var. Genel bakış şöyle; hipertansiyon hastası olabilirsiniz ama depresyon geçirmemelisiniz çünkü depresyon bir kişilik zayıflığıdır ve hayattaki bazı şeylerin olumsuz bir göstergesi olabilir” şeklinde konuştu. 

DEPRESYONDA OLAN KOMŞU İSTEMİYORUZ

Toplumsal bakış açısının pratiğe de dönüştüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Tiryaki, “Ağır depresyonu ya da ruhsal bozukluğu olan kişileri, komşusu olarak kabul eden ve isteyen insan sayısı oldukça az. Ama aynı sorgulamayla baktığınızda, hipertansiyon hastası bir komşuya dair ön yargı olmadığı ortaya çıkıyor. Bazı tıbbi hastalıklar da damgalanıyor ama ruhsal bozukluklarda böyle net bir sorun var” dedi. 

İLAÇLAR KISA SÜRELİ KULLANILMAMALI

Ruh sağlığı tedavisinde temel sorunlardan biri de hastanın ilaca devam etmemesi. Bu soruna da dikkat çeken Tiryak, “Ruhsal hastalıklarda ilaçların kısa süreli kullanılması gerektiği gibi bir algı var. Hâlbuki ki ruhsal hastalıkların da birçok tıbbi hastalıkta olduğu gibi, nüksetme ya da kronikleşme gibi riskleri var, bu nedenle tedavide kalmanız gerekiyor. İlaç kullanmanın kişi için bir tür zayıflık olarak görülmesi, kişinin başlanan tedaviden düşmesine neden olabiliyor” ifadelerini kullandı. 

ANTİ DEPRESAN BAĞIMLILIK YAPMAZ

Tiryaki, antidepresan ve diğer ruhsal hastalıklar için kullanılan ilaçlara da ön yargılı bir yaklaşımın olduğuna dikkat çekti, “Psikiyatri hekimleri olarak kullandığımız ilaçların çok azı, kişinin terk edemeyeceği sonuçlar doğuruyor, antidepresanların böyle bir riski yok. Antidepresanlar bağımlılık yapmayan ilaçlar. Ne kadar kullanırsanız kullanın bırakılabilirler. Bir kısım hastada bırakma sürecinde bazı sorunlar olabilir ama bu sizin o ilaca bir anlamda mahkûm kaldığınız sonucuna denk gelmeyecektir. Antidepresanlar, uyarıcı maddeler gibi sizde olmayan bir şeyi oluşturacak güce sahip değiller, sizi olmayacağınız bir insana çeviremezler, içinizde olmayan bir duyguyu oluşturamazlar. Sizi siz olmaktan çıkarma kapasitesine sahip değiller, sizi ele geçiremezler. İnsanlar, hipertansiyon ilacına bağımlılık gözüyle bakmıyorlar, ömür boyu kullanabileceklerini düşünüyorlar ama ruhsal bir hastalık söz konusu olduğunda bağımlı oldum gibi yanlı bir bakış açısı var” şeklinde konuştu.

KLİNİK DEĞERLENDİRME PSİKİYATRİ İLE BAŞLAMALI

Ruhsal sorunları olan hastaların, ilaç korkusu nedeniyle psikiyatriye başvurma konusunda tereddüt yaşadıklarını belirten Tiryaki, her hastaya ilaç yazılmadığının altını çizdi, “Psikiyatri temel bir tıp branşıdır, dahili her hangi bir branştan hiçbir farkı yok. Bizim kullandığımız ilaçlar, dahiliyenin, dermatolojinin ya da diğer branşların kullandığı ilaçlardan daha riskli, daha zorlayıcı değil, insanı kendi olmaktan çıkaran hiçbir özelliğe sahip değiller. Uygun bir iletişimle, doğru planlanmış bir tedaviyle, içinde bulunduğunuz ruhsal sıkıntıdan kurtulabilirsiniz. Ruhsal belirtiler, bir yere kadar hayatın doğal bir parçası kabul edilebilirler ama bunlar, sizi belirli bir süre etkisi altına alıyorsa, yaşam kalitenizi etkiliyorsa, iş yapma gücünüzü elinizden alıyorsa o zaman bir psikiyatri uzmanıyla görüşmeniz önemli. Klinik değerlendirme, psikiyatri ile başlamalı çünkü ruhsal sıkıntılar diğer tıbbi hastalıklarla da çok iç içe geçmiş olabiliyor, bunu bir hekimin değerlendirmesi, ayırt etmesi gerekir. Danışmaktan korkmamalı hasta” dedi. 

MEVSİMSEL DEPRESYONLAR DA TEDAVİ EDİLMELİ

Baharın gelmesiyle sık ifade edilen kavramlardan biri de ‘Bahar Depresyonu’, Tiryaki sadece mevsimin yaza döndüğü dönemlerde değil, kışa döndüğü dönemlerde de depresyon belirtilerinin olabileceğine vurgu yaptı şöyle konuştu, “Yaz ya da kış döngüsünde depresyonlar görebiliyoruz. Depresyonun en hafif türleri bile 2-3 hafta sürse ve kendi kendine  

Kendisi de 22 yıl önce tıpkı bugün yaşanan göç dramı gibi Taliban tehdidinden kaçarak Afganistan’ın Şyha köyünden annesinin verdiği 3 lira ve 3 kuru ekmekle yollara düşen ve İran üzerinden geldiği Trabzon’da bugün 50’nin üzerindeki kişiye iş imkanı sağlayan Afgan bir işadamı olan Muhammed Gül, Afganlar’ın göç yolunda yaşadığı dramı anlattı. 

Afganistan’ın Aybek şehrinin Şyha köyünde doğduğunu belirten 41 yaşındaki Muhammed Gül, “Ben göçü iki kere yaşadım. Birinci yaşadığımda 5 yaşındaydım. Ruslar’la savaşta babam cephedeydi. Büyük amcam bizi 22-23 gün yollarda yürüyerek 30-40 kişilik sülaleyi tek başına Pakistan sınırına getirdi. O zaman Pakistan’a giriş yapmıştık. Küçüktüm boyum kadar bir çanta vardı sırtımda. Onun taşımaya gücüm yetmiyordu. Taşıyamadığım da ise yerde sürüklüyordum. İçinde ise yolda acıktığımızda yiyeceğimiz kuru bir ekmek vardı. 6 yaşından sonra Pakistan ve İran’da bir süre yaşadıktan sonra savaş bitti, mücahitler kazandı, Ruslar çekildi ve biz ülkeye dönmeye karar verdik. Ve ülkeye ilk dönenlerden olduk” dedi.

“Ruslar’dan görmediğimiz zulmü Taliban’dan gördük” 

Ülkesinin Sovyet Rusya Savaşı’nın ardından bir süre sonra Taliban tehdidi ile karşı karşıya kaldığını kaydeden Gül “Her şey köyümüze Taliban güçlerinin saldırması ile başladı. Taliban saldırıları nedeniyle büyük sıkıntılar yaşamaya başladık ve 7 yaşındaki kız kardeşimi Taliban güçleri gözlerimin önünde kaçırdı. O anı hala unutamam. 5 çocuklu bir aileydik. Fakirdik, geçim şartları çok zordu. Taliban saldırıları nedeniyle tek kurtuluşumuz köyümüzü terk etmekti. Çünkü Ruslar’dan görmediğimiz zulmü bize Taliban yaptı. Ruslar’a karşı savaşta köyümüzde 20 şehidimiz oldu, babam gazi oldu. Ama Taliban döneminde yaşadıklarımız anlatılacak gibi şeyler değildi. Afganistan halkı 90’lı yıllarda savaş ve ölümlerle mücadele ediyordu. 1996 yılında Türkiye Cumhuriyeti, Afganistan’da burslu bir sınav açmıştı. O sınava girerek kazandım. Bursu kazandıktan sonra eve geldim, babam yoktu çalışmaya gitmişti. Anneme, ‘Ana ben Türkiye’ye, yurt dışına gideceğim, hakkını helal et’ diyerek helallik aldım. Fakirdik, anam bana şu anki 3 TL değerinde bir para ve 3 adet de kuru ekmeği bir beze sararak ‘Oğlum benim varlığım budur, seni Allah’a emanet ediyorum’ diyerek beni yolcu etti. Köyümden böyle çıktım. Bazen otostop çekerek bazen yürüyerek bazen de özellikle yük taşıyan kamyonlara binerek Afganistan’dan Türkiye’ye geldim. Türkiye’ye geldikten sonra 1 yıl Gaziantep’de kaldım. Burada dil merkezinde Türkçe öğrendim. Daha sonra burslu olmam nedeniyle KTÜ’ye geldim. 1997 yılından sonra KTÜ’de İnşaat Bölümü’nde okumaya başladım ve 4 yılda okulumu bitirdim” diye konuştu.

“Gelen her Afgan’da kendimi görüyorum” 

Okuldan mezun olduktan sonra memleketi Afganistan’a dönme düşüncesinde olduğunu ancak şartların kendisini Trabzon’da kalmayı zorladığını ifade eden Gül, “Okulum bittiğinde Türkiye’de kalmayı hiç düşünmemiştim. Ancak nasip kısmet meselesi hanım ile 1999 yılında tanıştık. İşler öyle bir gelişti ki 2003 yılında evlendik ve evlendikten sonra da Türkiye’de kalma planlarımız yavaş yavaş ağırlık kazanmaya başladı. Çünkü Afganistan’da Taliban’ın yükselişi savaşların daha da büyümesi yaşamanın daha da zor olacağını düşünerek bir müddet bu planımızdan vazgeçtik. Bu konuda sağ olsun eşim beni çok destekledi. Dolayısıyla Trabzon’da kalmayı kararlaştırdık. Türkiye’nin farklı yerlerinde şantiyelerde çalıştım. Afganistan’daki ailemi çok özlemiştim. Ya onları buraya getirecektim ya da ben oraya gidecektim. Taliban’ın kaçırdığı kız kardeşimin haricindeki tüm ailemi 2007’den itibaren Türkiye’ye getirebildim. Annem, babam 2 tane erkek kardeşim, 1 tane de kız kardeşim Trabzon’da Akçaabat’ta beraber yaşıyoruz” şeklinde konuştu.
Trabzon’da 2012 yılında Afganistan Hazara Kültür ve Dayanışma Derneği’ni kurduğunu 6 yıldır dernek olarak göçmenlerin elinde tutmaya ve onlara yardımcı olmaya çalıştığını kaydeden Gül, “Çünkü onların küçük çocuklarını gördüğümde kendi çocukluğumu, onların annelerini gördüğümde kendi annemi görüyorum. Benim 22 yıl önce yaşadıklarımı şimdi onlar yaşıyorlar. O yüzden onlara her konuda yardımcı olmaya çalışıyorum” dedi. 

Bazı kişilerin sima olarak kendisini Trabzon’un Şalpazarlı ilçesindeki Çepni Türkleri’ne ya da Giresunlular’a benzettiklerini kaydeden Gül, “Çoğu kişi benim Afganistan’lı olduğumu anlayamıyor. Bana ‘Şalpazarı’ndan mısın yoksa Giresun’dan mısın’ diye soranlar oluyor. Çünkü o yörenin insanları genelde Çepni Türkü olduğu için benzetiyorlar. Ben de bazen şaka ile karışık ‘evet Şalpazarı’ndan Sinlice köyündenim’ diyorum. Çünkü oralarda çok iş yaptık. Daha sonra ‘ben Afganım’ dediğim zaman bana ikinci kez sarılıyorlar ve daha çok mutlu oluyorlar” şeklinde konuştu.

“Afganlar şimdi de DAEŞ Tehdidi’nden kaçıyor” 

Dernek olarak faaliyetlerinde Trabzonlular’ın büyük desteğini ve yardımını gördüklerini belirten Gül, son dönemde Afganistan’dan Türkiye’ye gelen Afgan mülteci akınının arttığına dikkat çekerek bunun en önemli nedeninin DAEŞ tehdidi olduğunu söyledi.
Gül, “Afganistan’dan 40 yıl aradan sonra ikinci büyük göç dalgası ile karşı karşıyayız. Dernek olarak bu göç dalgası ile ilgili olarak Göç İdaresi yetkilileri ile görüşerek neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Bu göçün artmasının e önemli nedeni olarak Afganistan’da artan DAEŞ tehdidini görüyoruz. Suriye ve Irak’ta DAEŞ’in temizlenmeye başlaması ile birlikte maalesef bir el, bir güç bunlara yeni bir adres olarak Afganistan’ı gösterdi. Geçmişte de bu tür terör örgütleri burayı kullanmışlardı. Afganistan’a giden DAEŞ mensupları tüm DAEŞ mensuplarını da bu ülkeye çağırdı. Dünyanın her noktasına dağılan DAEŞ mensupları Afganistan’a dönerek tekrar örgütlenmeye başladılar. Özellikle Afganistan’ın kuzey ve güney bölgelerine yerleşerek silahlı birer güç haline geldiler. DAEŞ’in Suriye’de ve Irak’ta ne yaptığını gören Afganlılar da korkudan dolayı can havliyle göç etmek zorunda kalıyorlar. Şuana kadar bu konu çok dillendirilmedi. DAEŞ son 2 yıldır Afganistan’ın değişik noktalarında katliamlar ve rehin alma olayları gerçekleştiriyor. 4 ay önce kuzey bölgesinde yüzlerce insanın katledilmesi ve 300-350 kişinin rehin alınması olayları, ardından bombalı intihar saldırılarında yüzlerce kişi hayatını kaybetti” ifadelerini kullandı.

“Afganlılar kendilerini ülkelerinde güvende hissetmediği için göç ediyor” 

Gül, Afgan halkının 40 yıldan bu yana savaş yorgunu olduğunu ve artık dayanacak gücü kalmadığını hatırlatarak “Savaş yorgunu olan 40 yıldan bu yana savaşla iç içe olan Afganistan halkı El Kaide, Taliban’dan sonra DAEŞ gibi onların devamı niteliğinde ancak daha vahşi bir terör örgütünü artık kaldırmaya ne mecali ne gücü kaldı. Onun için halk kaçmaya ve canlarını kurtarma yolunu seçtiler. Umut yolculuğu dediğimiz dünyanın diğer ülkelerine diğer yerlerine göç etmeye başladılar. Kaçarken İran üzerinden geçiyorlar, tabi İran’da neden kalmıyor da Türkiye’ye geliyorlar dersek. Maalesef İran, Afganistan’ın iç siyasetine müdahildir, Afganistan’da İran yanlısı terör örgütleri vardır. Bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabiliyor. Afgan halkı da bunun farkında. İran’a gittiğinde benzer sorunlar yaşamamak için Türkiye’ye geliyorlar. Normalde bir çoğunun hedefi Türkiye’de kalmak değildir. Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine gitmeyi planlıyorlar. Ancak son dönemde bu bir güzergahtan öte bir durak haline geldi. Türkiye’den Avrupa’ya geçişler de zorlaştı. Avrupa Birliği uluslararası göç konusunda Türkiye’ye verdiği sözleri de tutmadı. İnsanlar da mecburen deniz veya karayolu ile yasal oymayan yollardan Avrupa yollarına düşüyor. Bu yollarda her gün görüyoruz ölenler, denizlerde boğulanlar, evlatlarını, eşlerini, ailelerini kaybediyorlar. Bu sorun artık kronikleşti. 30-40 yıldır yaşanan bir sorun haline geldi. Fakat en kötüsü de sanki insanlar bu duruma alıştı” açıklamasında bulundu.
“Afganlılar kendilerini ülkelerinde güvende hissetmediği için göç ediyor” diyen Gül, “Halkımız artık kendi ülkesinde kendini güvende hissetmiyor ve hükümetinin kendi güvenliklerini sağlayabileceğine inanmadığı için göç tercihini seçiyor. Geçmişte Afgan halkının bir düşmanı vardı ve Rusya’ya karşı savaşarak mertliklerini gösterdiler ancak bugün karşınızda nasıl bir düşman olduğu belli değil ve her gün bir yerlerde bombalar patlıyor ama arkasında kim olduğu belli değil. Bu durum Afgan halkını çok yordu. Savaşamıyorsun ama her gün ölüm ve matem var. Bu da insanları göçe zorluyor” dedi.

“Dezavantajlı gruplar ile normal gelenleri ayırmak gerekir” 

Türkiye’nin Afganistan’dan gelen mültecilere kucak açtığını ancak bu konuda artık tedbirler alınması gerektiğine dikkat çeken Gül “Bu tür mülteci akınlarında dezavantajlı gruplar ile normal gelenleri ayırmak gerekir. Yanlarında refakatçileri bulunmayan yaşlılar, çocuklar, kadınlar hastalar dezavantajlı gruplar içine alınarak bir süzgeçten geçirilip Cenevre Anlaşması’na uygun olanlarını sığınma hakkı verilerekten gereken yerlere bölgelere yerleştirilmesi, ekonomik sorunlardan ötürü Türkiye’ye göç edenlere de tabiki geri gönderilmesi daha uygun olacaktır. Türkiye zaten gereken yükü bugüne kadar hep almıştır. Nerden baksanız 4 milyonun üzerinde sığınmacı-göçmen nüfusu vardır Türkiye’de. Bunun çoğunluğu Suriyeli göçmenler oluşturuyor. 2. Büyük grubu Afganlı göçmenler teşkil ediyor, bu da 100-120 bin civarında olduğu söyleniyor. Son 2 ayda 10-15 bin civarında bir Afgan göçmenin Türkiye’ye giriş yaptığı söyleniyor. Bunlarla birlikte rakam 130 binlere yükseliyor. Bunların hepsi ile ilgilenmek çok zor bir şey. Ama içlerinde çok mağdur durumda olanların mağdur edilmesi de istenilen bir durum değildir. Hasta olanları, refakatçisi olmayan kadınları, çocukları, yaşlıları can tehlikesi ile gelenleri Cenevre Anlaşması şartlarına uygun olanlarının bir an evvel dosyalarının belirlenmesi ve gereken statüsünü sığınma başvuru sahibi olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda bir talebimiz bir ricamız vardır” ifadelerini kullandı.

“Göç sorununu yerinde, Afganistan’da çözmek en akılcı çözüm olur” 

Geçici barınma merkezleri kurulması yönünde Iğdır’da çalışma yapıldığını kaydeden Gül “Erzurum’da bin 500 kişilik bir geri gönderme merkezi var ancak doldu. Geri gönderme merkezlerinde dahi yer kalmadı. Bu insanlar, sokaklarda yollarda terminallerde kalıyorlar. Ellerindeki idari gözetim belgesi her gün göç idaresine uğramaları ve geri gönderme merkezleri boşaldığı zaman polis eşliğinde geri gönderme merkezine gönderilmeleri ve ardından tekrar Afganistan’a gönderilmeleri planlanıyor. Tüm bunlar olurken İran Türkiye’ye mültecileri göndermeye devam ediyor. Cenevre Anlaşması’nı imzalayan İran bu anlaşmanın maddelerine uymuyor onun için İran üzerinde de bir baskı kurulabilir. Temel insan ihtiyaçlarının neden esirgendiği neden görmezden gelindiğinin sorulması gerekir. Eğer yapılabilirse bu sorunu Afganistan’da çözmek en akılcı çözüm olur. Orda kalıcı bir barış sağlanması orda insanların can güvenliğinin sağlanması halinde bu insanlar göç etmek zorunda kalmaz. Bu sorun sadece Türk halkının ve Türkiye’nin problemi değil dünyanın sorunudur. Göç konusunda verdiği sözleri tutmayan Avrupa’ya karşı sınır kapıları açmak ve mültecilerin hedefledikleri yerlere gitmesini sağlamak gerekir. Türkiye tek başına bırakıldı. Sorun tıkanma noktasına gelmiştir” diye konuştu.

“Sığınmacıların mahcup olduğu kadar mağdur olduklarını da unutmayalım” 

Afgan mültecileri de anlamak ve empati yapmak gerektiğine vurgu yapan Gül, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
“Mağdur olmasa bunu yapmaz. Hiçbir Allah’ın kulu macera olsun diye böyle bir tehlikeye kendisini atmaz. Hicreti kemiklerine kadar yaşayan biri olarak vatan hasreti çekmenin, vatansız olmanın ne olduğunu en iyi bilenlerdenim. Muhacir birinin Ensarlara karşı ne kadar mahcup olduklarını ne kadar onlara karşı kendilerine karşı bir sığıntı gibi hissetmenin ne olduğunu çok iyi bilirim. Müslüman kardeşliği çoğu zaman maalesef sözde kalıyor. Kimse Türkiye’den başka sahiplenme konusunda bir adım atmıyorlar. Sığınmacıların çoğu Türkiye’ye geliyor. İyi kötü en iyi imkanı Türkiye sağlıyor. Bu konuyla ilgili İslam ülkeleri bir politika geliştirebilseydi ne Türkiye bu kadar zor durumda kalırdı ne de bu sorun bu kadar büyürdü. Eğer din kardeşliği varsa kardeşler birbirini düşünmeli ve kardeşler birinin derdi ile dertlenmeli ki bu sorun çözülsün. Aksi taktirde her şey lafta kalır. Sığınmacının mahcup olduğu kadar mağdur olduğunu unutmayalım. Onların sadece ve sadece ülkelerinde istemedikleri bir savaştan kaçtıklarını ve buralara geldiğini unutmayalım. Ülkelerindeki can güvenliğinin olmayışı nedeniyle burdalar. Onlar burada gündüz işlerinde oldukları zaman akşam evlerine ekmek götürmenin sevincini yaşıyor. Çünkü işteyken evlerinde çocukları eşleri öldürülmüyor. Onun huzurunu yaşıyorlar. Evdekiler de eşlerinin bir aksilik olmadıkça akşam eve sağ salim geleceğini biliyorlar. Bunun huzurunu yaşıyorlar. Afganistan’da bunlar imkansız. Çünkü evden çıktığınızda ne zaman nerde öldürüleceğiniz bilinmez. Aynı zamanda evdekilerin de başlarına ne geleceğini bilemezler. Bu çok kötü bir durumdur. Türkiye’nin gösterdiği ağabeylikten ötürü müteşekkiriz. İnşallah bu günler geçicidir. Bunlar bitecektir. Cenab-ı allah Türk halkından ve Trabzon halkından binlerce kere razı olsun. Onların bu hoşgörüleri ve kadirşinaslıkları olmasa biz bu işin altından kalkamazdık. Bu badireleri de birlikte kardeşçe atlatacağız. Türk ve Afgan dostluğu geçmişe dayalı bir dostluktur ve ebedi olarak devam edecektir.”  

Öner Seven-Ozan Köse
 

Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu, Karacabey ilçesinde cami ve sağlık ocağı açılışına katıldı. Burada açıklamalarda bulunan Çavuşoğlu, “Polemik yapmak istemiyorum ama bundan bir-iki hafta önce Mudanya’da Mudanyalıların yaptığı bir sahil bandı yaptık. Baya önemli bir yatırım yaptık. Bursalıların hafta sonu denizin ve suyun kokusunu içine çekmek, yürüyüş yapması için konforlu mekan yaptık. Bunun temelini attık, gerçekleştiriyoruz bakıyoruz başka partili olan belediye başkanı yanımızda yer alamıyor. Yazık değil mi. Türkiye, Mudanya hepimizin. İnsanlarımızın tercihlerine saygı duyacağız. Bizim hizmete bakış açımız, hiç kimseyi ayırmadan sadece hizmet yapmıştır. AK Parti’nin yola çıkışı, insani yaşat ki devlet yaşasındır. AK Parti’yi yaşat ki devlet yaşasın değil” şeklinde konuştu.

“Sağlık yatırımları konusunda kimileri dilinin ucundan eleştiriyor olabilir” diyen Çavuşoğlu, “İnsanın olduğu yerlerde aksaklıklar da olabilir. İnsandır, hata da yapabilir. Bazı aksaklıkları dilinin ucuyla da olsa eleştirenler oluyor. Yapıcı eleştiriye sonuna kadar açığız. Ama yıkıcı sadece muhalefet yapmak için yapılan eleştiri farklı bir şeydir. Güzellikleri görmezden gelmektir. Bundan 15 yıl önce SSK Hastanesi’nde sıraya giren hastalarımızın 8-10 ay sonraya ameliyat tarihi aldığını unutmadık. Bizlere unutturmaya çalışanlar var. SSK’yı batıran adam kalkmış bugün sağlık sistemiyle ilgili laf ediyor. Önce sen kapının önünü temizle. Ama böyle bir şey yok” diye konuştu.  

Ahmet Faruk Çabuk – Samet Doğru – Yasin Keskin

Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu, Karacabey ilçesinde cami ve sağlık ocağı açılışına katıldı. Burada açıklamalarda bulunan Çavuşoğlu, “Polemik yapmak istemiyorum ama bundan bir-iki hafta önce Mudanya’da Mudanyalıların yaptığı bir sahil bandı yaptık. Baya önemli bir yatırım yaptık. Bursalıların hafta sonu denizin ve suyun kokusunu içine çekmek, yürüyüş yapması için konforlu mekan yaptık. Bunun temelini attık, gerçekleştiriyoruz bakıyoruz başka partili olan belediye başkanı yanımızda yer alamıyor. Yazık değil mi. Türkiye, Mudanya hepimizin. İnsanlarımızın tercihlerine saygı duyacağız. Bizim hizmete bakış açımız, hiç kimseyi ayırmadan sadece hizmet yapmıştır. AK Parti’nin yola çıkışı, insani yaşat ki devlet yaşasındır. AK Parti’yi yaşat ki devlet yaşasın değil” şeklinde konuştu.

“Sağlık yatırımları konusunda kimileri dilinin ucundan eleştiriyor olabilir” diyen Çavuşoğlu, “İnsanın olduğu yerlerde aksaklıklar da olabilir. İnsandır, hata da yapabilir. Bazı aksaklıkları dilinin ucuyla da olsa eleştirenler oluyor. Yapıcı eleştiriye sonuna kadar açığız. Ama yıkıcı sadece muhalefet yapmak için yapılan eleştiri farklı bir şeydir. Güzellikleri görmezden gelmektir. Bundan 15 yıl önce SSK Hastanesi’nde sıraya giren hastalarımızın 8-10 ay sonraya ameliyat tarihi aldığını unutmadık. Bizlere unutturmaya çalışanlar var. SSK’yı batıran adam kalkmış bugün sağlık sistemiyle ilgili laf ediyor. Önce sen kapının önünü temizle. Ama böyle bir şey yok” diye konuştu

Ahmet Faruk Çabuk – Samet Doğru – Yasin Keskin