Kültür mirası olan Eshab-ı Kefh’in tanıtımı, kültürler arası bağların ve karşılıklı ilişkilerin güçlenmesinde rol üstlenen ESVED tarafından 11. Ankara Uluslararası Eshab-ı Kehf Ödülleri töreni düzenlendi. Törende konuşma gerçekleştiren Eshab-ı Kehf Vakıf Kültür Eğitim ve Araştırma Derneği Başkanı Kazım Ardıç, “11. Ankara Uluslararası Eshab-ı Kehf ödüllerinin ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Allah’tan niyaz ediyorum. Bu program vesilesiyle sizlerle bir araya gelmekten büyük onur duyuyorum. Ödüle layık görülen ülkemiz ve milletimiz için emek veren, gönüllerde taht kuran değerli büyüklerimize vefa borcumuzun bir nişanesidir. Vefa, hem siyasette hem sivil toplumda hem de iş dünyasında çok değerli bir kavramdır. Vefa manevi bir tutkaldır. Geçmişine sahip çıkmayanlar yıkılmaya mahkumdur. Türkiye’de yaşayan tüm kültürler bizim zenginliğimizdir” dedi.

İhlas Haber Ajansı’na ‘Yılın Basın Ödülü’ 

25 dalda ödül verilen Ankara Uluslararası Eshab-ı Kehf Ödül Töreninde, İhlas Haber Ajansı üstün başarıları ve gayretli çalışmalarından dolayı ‘Yılın Basın Ödülü’ne layık görüldü. Ödülü, Haymana İlçe Belediye Başkanı Özdemir Turgut’un elinden İHA muhabiri Burak Altun aldı.
Ödül törenine, ödüle layık görülen çok sayıda bürokrat ve davetli katıldı.  

Seyid Fatih Poyraz
 

Vizyon demekti…
Anadolu çocuklarını, 70’li-80’li yıllarda, hayal dahi edemeyecekleri başarılara inandırmak demekti.
Bugün çok büyük organizasyonların yapabildiği işleri 30 sene evvel başlatmak, bugünler için tohum atmak demekti.
***
Sağın edebiyatçılarını, şairlerini, yazarlarını etrafında toplamak, millî bir fikir çerçevesi oluşturabilmek demekti.
Ayhan Songar, Ahmet Kabaklı, Seyyid Ahmet Arvasi gibi birçok isimle Türkiye’nin en çok okunan gazetesini, aydınlık yarınlarını kurmak demekti.
***
Haber vermenin çok üstüne çıkıp, bir fikir neşriyatı olan bu gazeteyi; eğitimden uzak tutulmuş, evine kitap bile alamayan, aslını-neslini unutmaya yüz tutmuş, Anadolu’nun hor görülen insanlarına ulaştırmak demekti.
Onlar gazete almaya gidemiyorsa, çok büyük maliyetleri göze alarak, kapılarına kadar götürmek demekti.
***
Bu gazete vasıtasıyla, Anadolu insanına inancımızı, Peygamberimizi, Anadolu evliyalarını, Osmanlı sultanlarını hatırlatmak demekti.
Bir gazeteden beklenmeyen seviyede özgün ve yerli içerikle ansiklopediler neşretmek demekti.
***
O yıllarda, devlet eliyle desteklenen ve yaratılışı reddeden bilim dergilerinin karşısına İnsan ve Kâinat dergisini koymak, gerçekleri seslendirmek demekti.
30 küsur sene evvel, Türkiye Çocuk dergisiyle çocuklara “Sen Osmanlı evladısın. Senin ataların bak neler yaptı” demekti.
Şimdi onlarca örneği varken, 80’lerde tek başına, hem de sağın bakışıyla Tarih ve Medeniyet dergisi çıkarmak demekti.
***
Anadolu’dan yetişen akademisyenlere önem vermek, inançlı akademisyenleri desteklemek, herkesi üniversite okumaya, dil öğrenmeye teşvik etmek demekti.
İstanbul kulübü toplantılarıyla yıllar evvel fikir buluşmaları düzenlemek, entelektüelliği inançsızların elinden kurtarmaya çalışmak demekti.
Diğer inançtan bütün kesimlerle çok iyi ilişkiler kurmak, hor baktıkları muhafazakâr kesimle aynı masaya oturtmak demekti.
***

Girişimci ve ‘yenilikçi’ olmak demekti…
Tebeşirin ‘tozsuz’unu, internetin ‘zararlı içeriğe erişilemeyenini’ sunmak demekti.
Anadolu çocukları ziyan olmasın diye 25 sene evvel ‘mescidi bulunan’ okullar açmak, burada çocuklara değerler eğitimi vermek demekti.
Dinini ve ülkesini seven ahlaklı gençleri ‘iyi yetişmiş yöneticiler’ hâline getirmek, onlara istihdam açmak demekti.
***
Hep en son teknolojiyi kullanmak, teknolojiyi benimsemek, benimsetmek demekti.
Az uyumak, hangi saatte atarsanız atın, hemen mailinize cevap almak demekti.
Çıktığı gün, tüm genel müdürlerine “akıllı telefon kullanacaksınız” demekti.
Türkiye’de kimse adını bilmezken dünya devi markalarla görüşmek, iş kurmak, yatırım getirmek demekti.
100 bin çalışan hedefi koymak, iş-aş verme sevdası için zararı göze almak demekti.
Ranta savaş açmak, faizci enflasyonist düzene rağmen, yatırım peşinde olmak, açılıştan açılışa koşmak demekti.
Asya’dan 30 yıl evvel akupunktur getirmek, mal ticaretiyle Türkiye’yi Çin’le, Kore ile tanıştırmak demekti.
Bir gün yerli otomobil üretme hayaliyle adını kimsenin duymadığı G. Kore markasını araştırıp pazara sokmak, satış rekorları kırmak, dev ve tekel firmaların karşısına çıkmak, onlara rağmen fabrika temeli atmak demekti.

***
Yeri gelmişken…
Enver Ağabey demek, kesinlikle ‘yerli ve millî’ olmak demekti…
Toplumda talep gören yabancı ürünleri, ülkenin ürünü hâline getirmek demekti…
İlk yaygın yerli kola, ilk gerçek yerli TV, yerli temizlik robotu, yerli şofben, yerli su arıtma cihazı yapmak demekti.
Bugün devletin yapmaya çalıştığı, Türk halkının bilincini harekete geçiren yerli filmler ve dizileri kendi imkânlarıyla yapmak demekti.
***
Azerbaycan’da, Bosna’da, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, nerede mağdur bir Müslüman varsa sesini duyurmak, imkân dâhilinde imdadına koşmak demekti.
Dünyada izi silinen Türk eserlerini, İslam âlimlerinin kabirlerini bulmak, imar etmek demekti.
***

Siyasilerle güçlü bağ kurmak ve bunu inançlı Anadolu insanının lehine kullanmak demekti…
Muhafazakârlara yönelik ilk tatil köyünü yapmak, bunu 15 günlük devrelerle satıp düşük bütçeli ailelere tatil imkânı sağlamak demekti…
Banka kredisine bulaşmadan otomobil sahibi olmalarını sağlamak demekti…
Aşağılanan Anadolu insanını, daha 90’ların başında, Avrupa standartlarında, panjurlu, kapalı otoparklı, çift asansörlü sitelerde oturtmak demekti.
‘Köylü’ diye aşağılanan muhafazakârları, 80’lerde hayal ettiği ‘akıllı’ plazada çalıştırıp ‘eziklik’ psikolojisinden kurtarmak, her katına kocaman mescitler, abdesthaneler koymak demekti.

***
Cömertlik, şefkat, merhamet demekti…
‘Almak’ değil, ‘vermek’ demekti…
Elindeki imkân ve şartları zorlayarak, darda olanın yardımına koşmak,
İhtiyaç iş ise iş, aş ise aş, ev ise ev, araba ise araba vermek demekti.
***
Yaptığı işlerde hep en iyiyi hedeflemek, toplum yararına işler yapmak demekti…
Muhafazakârların sesi olmuş, tiraj rekoruna kimsenin ulaşamadığı gazete,
Türkiye’de sağın ilk özel televizyon kanalı,
Daha 90’larda sunulan İngilizce bültenler,
Türkiye’de kimsenin sahip olmadığı, dünya ajanslarıyla rekabet eden, Türkiye’nin sesini dünyaya duyuran İhlas Haber Ajansı,
Başta göz ameliyatları olmak üzere, çok büyük başarılara imza atmış Türkiye Hastanesi,
İlçelere, kasabalara, hatta köylere kadar uzanan pazarlama ağı,
Sanayi, medya, hizmet, gerçek vizyon ürünleri, birbirlerinin eksiklerini tamamlayan komple bir ticari sistem demekti…
***

Çalışanlarına patron değil; baba, ağabey, hoca demekti.
Öz güven, eğitim, ümit, cesaret, şefkat demekti…
Şirketin her noktasındaki çalışanın kolayca ulaşabildiği, hatta evinde ağırlanabildiği ‘mutlu eden’ patron demekti.
Çalışanlarına işten çok ‘sonsuz ahiret hayatlarını kurtarmaları için’ öğütler veren hoca demekti.
Şikâyetten, insanların birbirini çekiştirmesinden asla hoşlanmamak, dedikodulardan uzak durmak demekti.
“Ticarette insanların önce duasını alacaksınız” demekti.
***
Mekânın cennet olsun
Enver Ağabey.

HAYATININ MERKEZİNDE ÖNCE NAMAZ VARDI
Akrabası Erdoğan Abi anlatmıştı:
Enver Abi ile çocukluğumuz birlikte geçti. Kırklı  yılların Honaz’ı… Kıtlık yokluk var. Bizim gibi muhacirler için hayat daha zor ayrıca… Kardeşlik, paylaşma, yardımlaşma sayesinde kalabiliyorduk ayakta.
Biz Enver Abi ile akrandık, zamanımız birlikte geçerdi. Kaleleri kurar, top koştururduk sabahtan akşama. Ancak Enver Ağabey’i iki takım da almak istemez, çünkü biliriz ezan okununca bırakacak, camiye koşacak.
Nitekim ezan sesi gelir, bakarız uzaklaşıyor gizlice. ‘Sen nereye gidyon?’ diye önüne geçerdik, ‘Ya beş dakka n’olcek, kılıp geleceğim hemen.’
Muhacirler genellikle aynı mahallede otururlar. ‘A be ya’ sesleri çarpar kulağınıza. Mahallenin şirin bir camii vardır, tertemiz, misafir odası gibi bakımlıdır âdeta.
Enver Abi caminin gönüllü hademesi.
Bahçeyi sular, avluyu süpürür, ibrikleri doldurur, takunyaları sıralar. Tek tek silkeleyip havluları dizer askıya. (Muhacir camilerinin şadırvanlarında kenarları oyalı peşkirler olur ve bunlar lavanta ile ıtırlandırılır.)
Zaman zaman hoca efendi kamet okusun diye Enver Abi’ye işaret yapar. Sesi berrak ve pürüzsüzdür, cemaatin de hoşuna gider. Hoca efendinin Enver Abi’ye verilmiş bir sözü vardır, bir gün onu minareye çıkaracak ezan okutacaktır.
Ve sözünde de durur, Enver Ağabey soluk soluğa şerefeye çıkar, aşağıda insanlar ona bakıyorlar. Hoca efendi cebinden kösteklisini çıkarıp, “Tamam başla” manasında bir işaret çakar. İyi de nefesi göğsüne sığmıyordur, titriyordur heyecandan.
– Haydi be Enver oğlum, vakittir.
Sesi çıkmıyor ki, tıkanır kalır. Meğer mesele ilk tekbiri alıncaya kadarmış, ardı sular seller gibi gelir, avluyu çınlatır âdeta.
***
Zaman zaman dayıoğlu ile (Erdoğan Abi) bahçeye gider çardakta yatarlar. Ninesinin koyduğu azıkları yer, gülüşüp konuşurlar. Eğer bir kıpırtı hissederlerse teneke çalar, mantar patlatır, domuzları mahsulden uzak tutmaya çalışırlar.
Yağmurlu bir gün, zemin ıslak… Gün çoktan batmış, karanlık çökmüştür yamaca. Yolu yarılamışlardır ki Enver Abi, “Ben bi namazımı kılayım” der arkadaşına.
– Ya kılarız Enver, daa çok va yatsıya.
– Yok kılem de içim rahatlaya.
– Yerler ıslak, üstün çamur olcek sonna.
– Aha patika kuru, bi’ şeycik olmaz.
– Eee sen bilirsin ben gidiyom çardağa.
– Tamam git, ben de geliyom.
Karanlığın içinden bir adam gelmektedir, çakırkeyif türküler mırıldanmaktadır bağıra bağıra. Sonra durur bir sigara çıkarır, çakmağı çakar ‘Aa o da ne? İyi saatte olsunlar!’
Durmakla kaçmak arasında kararsızdır ki çocuk selam verir, ayağa kalkar.
– Korkma emmi, benim, ben.
– Namaz mı kılıyon sen?
– He ya…
– Burda, tenhada?
– Çardağa geldik de vakit geçmesin dedim; baktım bura kuru olunca…
– Kimin oğlusun sen bakem?
– Nazif’in.
– Nazif mi dedin? Demir yolcu Nazif… Muhacir Nazif? Tabii ya… Eh ona da böyle evlat yakışır. Biz ise bu yaşta… Tövbe estağfirullah. Encamımız hayrolur inşallah…
Adamcağız bu ibretlik görüntü karşısında alkolü bırakacak, hanımı da çok sevinecektir buna.
***
Kuleli’den arkadaşı Hekim Albay Faruk Koca anlatıyor:
Enver Bey derdik biz ona. Çünkü hem çalışkan, hem kibardı, okulun yıldızıydı âdeta. Tanışmak için fırsat kolluyordum. Bir izin günü vapurda karşılaştık. Vaniköy İskelesi’nde indik. Beraber yürüyoruz okula. Derslerden filan açtık, memleketlerimizi anlattık. Kuleli’ye yaklaşmıştık ki Kaptanpaşa Camii’nden ezan okunmaya başladı. Enver Ağabey hafifçe kulağıma eğildi. “Faruk bir şey söyleyeceğim sana”
– Buyur.
– Bugüne kadar hiçbir namazımı aksatmadım, hani hazır ezan okunmuşken diyorum. Seni bırakıp gitsem darılmazsın değil mi bana?
– Rahat ol, ben de kılacağım. Acelemiz yok, vaktimiz var nasıl olsa.
İki arkadaş abdest aldık, namazımızı kıldık. Çıktık, vazifesini yapmış insanların huzuru. Yosun kokusu, martı sesleri, balıkçı takaları… İstanbul sevilmez mi yaa.
O yıllarda Kuleli’nin müştemilatından birinci şube koğuşlarının sonunda hademe odası vardı. Yanında da mescit açtılar. Mektepte Afgan ve Arap talebeler de okuyordu, öyle bir talepleri olmuştu ihtimal.
Sonra büyük bir koğuş mescit hâline getirildi. Şadırvan da sağlandı ayrıca.
***
Çığlık çığlığa ilerleyen bir buharlı, bozkırı biçiyor âdeta… Ardında sıra sıra katarlar.
Şimendifer bir makas başında durup soluklanır. Ortalık ıpıssız, bildiğiniz sahra.
İki kuleli talebesi kondüktöre sorar: “Ne kadar buradayız amca?”
– Karşıdan gelecek motorluyu bekliyoruz, hemen de gelebilir, geç de kalabilir. Belli olmaz.
– Ya biz hemen şurada bi’ namazımızı kılsak…
– Siz bilirsiniz, yalnız motorlu geçer geçmez, kalkarım haberiniz ola. Sonra demedi demeyin bana!
Nasıl olsa rötar vardır denilen trenin vaktinde geleceği tutar. Üstelik büyük bir hızla geçer, kaybolur karanlıkta. Gençlerden biri imam olmuş, tane tane okumaktadır. Nasıl ama, tadını çıkara çıkara. Keskin bir kondüktör düdüğü, nefes boşaltan ihtiyar lokomotif, bacada pat patlanan dumanlar, ufak ufak salınan istim, yükselen buhar, gerilen pistonlar.
Tren kıpırdamış olmalıdır, hemzemin geçitte çın çın kampana. Gençler ağır ağır tadil-i erkânla kılmaktadırlar hâlâ. Tekerlekler ayan beyan döner onlar daha tehiyatta. Birkaç yolcu panik yapar “Kondüktör bey çocuklar kaldı!”
– Ben söylemiştim onlara!
– Tren hızlanmaya başlamıştır ki; koşar, son vagonu yakalarlar.
Bir yaşlı çıkışır, “Ya kaçırsaydınız?”
– Kaçarsa kaçar, ölüm yok ya ucunda.
– Oğlum gece vakti ne yaparsınız şu kör karanlıkta…
– Rahat ol be amcam, Allah büyüktür meraklanma.
***
Bir gün arkadaşı Faruk Koca “Pazar günü öğleden sonraları Beylerbeyi Camii’ne bir vaiz geliyor” der, “müthiş bir hatip, dinle beğeneceksin mutlaka!
– İyi gideyim o zaman.
O gün camiye gider. Yaşlının birine sorar.
– Filan hoca vaaz verecek mi acaba?
– Her hafta gelir ama bugün mevlidimiz olunca…
– Olsun… der oturup mevlit dinleyeyim o zaman.
Hafızlar yanık bir seda ile okurlar. Büker boynunu, oturur bir kuytuya. O sıra yeni kaybettiği babasını hatırlar, “Ya Rabbi babamı da mağfiret eyle, taksiratını bağışla.”
Gözünden yaşlar akar, hatta hıçkırır bir ara.
Orta yaşlı bir kadın şefkatle bakmaktadır ona. 14-15 yaşında bir çocuk, tam neşe dolacağı çağlarda. Bir sıkıntısı mı vardır acaba?
Cemaat dağılırken kapıda karşılaşırlar, o hanım yaka numarasını alıverir o arada; 1034… Bunu unutmayacaktır, İmam-ı Rabbani hazretlerinin dârü’l-bekaya yürüdüğü yıldır zira.
Beyi Kuleli’de kimya muallimidir, bir konuştursun bakalım, eğer çözülebilecek bir derdi varsa.
İşte o günden sonra Hocası Hüseyin Hilmi Işık, Denizlili yetim Enver’e babalık yapar.
Muhabbetleri katlanarak artacak, yıllar sonra kızını verecektir hatta.

***
1960, İstanbul.
Darbeler ihtilaller…
Enver Ağabey sivile geçmiş, Fen Fakültesinde okumaktadır.
Bankalar Caddesi’nde bir eczanede çalışıp harçlığını çıkarmaktadır ayrıca.
Zaten sevimli ve yakışıklı bir gençtir, çabucak müşteri tutar. Ortalığı siler süpürür, camları parlatır, kolileri indirir, rafları yerleştirir. Herkesle dost olur. “Kepek için kükürtlü sabun denedin mi” filan derken ciroyu da kabartır ayrıca. Şunu tart, bunu ez derken iyi de bir kalfa olur zamanla. Geceleri üst katta kalmaktadır, tavan arasında. Bedava bekçilik de yapmaktadır mekâna. Ah bir de vakit olsa, şöyle gömülse kitaplarına.
Yorucu geçen bir günün ardından (ki yemek molası bile verememiştir), yukarı çıkmış seccadesini sermiştir ki patronu görür.
– Ne o?
– Hiiç, namazımı kılacağım da.
– Bir daha burada namaz kılmak yok tamam mı?
– İşimi aksatmıyorum ki ama?
– Ben anlamam. Ya namaz ya iş!
Enver Abi bir saniye tereddüt etmez:
– Namaz!
Gider eşyalarını toplamaya başlar.
***
Enver Ağabey Kuleli yıllarından beri kendine babalık yapan Kimya Hocasını bulur.
“Allah var gam yok” der rahatlatan bir üslupla, “Yarın seninle Eminönü’nde buluşalım, birkaç adres dolaşalım. Elbet bir kapı açar Mevla.”
Kendileri de eczacıdır zira.
Enver Abi’yi alır Şark Ecza deposuna götürür. Kemaleddin Atabay ve Derman Bey eski arkadaşlarıdır, hasretle kucaklaşırlar.
“Hoş geldin Hilmi Abi, özletiyorsun ya!”
– Bakın benim bir talebem var, evladım gibidir, iş bakıyoruz ona.
– Hayret, biz de bugün eleman almak için gazetelere ilan vermiştik iyi mi? Eczacılıktan anlar mı biraz?
– Zaten eczanede çalışıyordu, siz bir imtihan yapın yine de. İşinize geliyorsa.
Bir kâğıda üç beş ilaç yazar (tabii ki doktor yazısıyla) al gel derler bunları raftan. Enver Ağabey hiç zorlanmadan ilaçları toplar tık tık tık koyar masaya.
– Ooo süper, yarın gel başla. Bu arada işini açıklayayım. Hafta içi her gün sabah sekizde burada oluyorsun. Dokuza doğru eczaneleri gezip rafları kontrol edeceksin. Eksikleri bildirecek, faturalarını keseceksin. Kolay iş, zorlanacağını sanmam. Öğleden sonra serbestsin, gezer misin dersine mi çalışırsın, paşa keyfin ne istiyorsa. Sigortanı da yapıyoruz. Başlangıç için 250 lira veriyorum, bilahare artırırız.
Vakit mi arıyordun, al sana vakit. Para desen iki misli, sigorta da caba!
(O sigorta vesilesiyle 38 yaşında emekli olacaktır daha sonra.)
**
Yıl 1962.
Enver Ağabey Fen Fakültesini bitirir. Askerliğini yedek subay olarak Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesinde yapar.
O gün araştırma gemisi demir alacak, açılacaktır Marmara’ya. Enver Ağabey erkenden gelir, kamarasına yerleşir. Namaz vaktine daha var. Şöyle ranzasına uzanır, gözleri dalar. Aklında bir soru, seferilik başladı mı acaba?
Rüyasında Hilmi Bey’in evindedirler. Fatih Müstakimzade Sokak’ta.
– Efendim biz seferi oluyor muyuz, olmuyor muyuz?
– Getirin efendim şuradan Kuduri şerhini bakalım.
Açarlar 81. sayfayı… Dipnotta yazmaktadır açıkça.
Aylar sonra dönüşlerinde ziyarete gelir, aynı şeyi sorar.
– Getirin efendim şuradan Kuduri şerhini bakalım. Açarlar 81. sayfanın dipnotların arasında.
– Efendim inanın ben bunu rüyamda…
– Buna ihlas derler kardeşim, namazını dert edenler yaşayabilir anca.
***
Amirleri Enver Abi’den çok memnun kalırlar, ver işi unut, yapacaktır nasıl olsa. Temiz, tertipli disiplinli çakı bir subay. Teskere vakti gelince bırakmaz, “Sen Bahriye’de kal” derler ısrarla.
İş yeri Çubuklu’dadır, hemen evinin yakınında. Servis de vardır ayrıca. Maaş desen 1.600 lira. Hiç de fena sayılmaz o yıllarda.
Fen Fakültesi ise asistan olarak beklemektedir. Masası hazırdır kenarda. Yolu uzak, maaşı düşüktür. Sadece 450 lira.
Yine hocasıyla istişare eder:
– Efendim Seyir Hidrografi Dairesinden iş teklifinde bulundular. Yerleri yakın, ücret tatminkâr. Fen Fakültesinden de bekliyorlar ayrıca.
Hilmi Bey tek şey sorar.
– Namazını hangisinde rahat kılabilirsin?
– Fakültede…
– O zaman oraya!
1.600 lirayı iter, yarısının yarısına fakültede başlar. Ama bakın Allah’ın işine ki, bir süre sonra kazancı 2.000’i de aşar. Üstelik onu doktora için NATO bursu ile İtalya’ya yollarlar.
***
Yıl 1966, Napoli…
Enver Abi biyolojiyi çok sever, sabahlara kadar laboratuvardan çıkmaz. Bir gün arkadaşları: “Yeter artık” derler, “İncelemedik tek hücreli bırakmadın deryada. Kalk biraz gezelim de gözün gönlün açılsın”
Alır götürürler bir balık lokantasına.
Enver Abi huzursuzdur. İki de bir saatine bakar. Ah akşam namazını bir kılabilse, yatsı kolay.
– N’en var kardeşim, hava karardı sen de karardın. Söyle yardımcı olalım, bir derdin varsa?
– Yok bi’ şey.
Bir ara kalkar, garsona sorar:
– Tuvalet nerede?
Girer, oo geniş mekân, kapıyı kilitler. Hızla abdestini alır, yere naylon yayar, namazını kılar.
Bir gelir ki neşe içinde… Arkadaşlarını kahkahalara boğar. Biri işaret diliyle sorar, “Ne oldu buna yaa?”
Öbürü ellerini kulaklarına götürür…
– Haa o mesele, anladım tamam.

SABAH ERKEN KALKIYORMUŞSUN, MECBUR MUSUN?
Napoli’deki enstitü dünya çapındadır. Her ülkeden doktora yapanlar. Türkleri toplar, bir odaya koyarlar. Balkonlu, manzaralı rahat bir mekân… Enver Abi sabahları erkenden kalkar, parmaklarının ucuna basa basa yürür lavaboya. Mümkün mertebe sessiz olmaya çalışarak abdestini alır. Ne kadar dikkat etse de musluk şırıldar. Oda arkadaşları görünüşte ses çıkarmazlar.
***
O gün mikroskop başında çalışırken hademe belirir, gelmesini işaret eder. Enstitü direktörünün kapısını çalarlar.
– Beni istemişsiniz efendim.
– Hoş geldin, otur lütfen… Bak uzatmadan gireceğim mevzuya. Sizden şikâyet var.
– Ne gibi?
Elindeki kâğıttan okur:
– Mr. Ören sabah çok erken kalkıyormuşsun. Musluk, su sesi… Özetlersek arkadaşların rahatsız oluyorlar. (Biraz durur) Sence ne yapmam lazım, söyle bana.
– Namazımı terk edemem. Yurt, pansiyon bir yer bakacağım artık.
– Bak, benzer bir şikâyet daha var. Bir Yahudi öğrenci de aynı vakitlerde kalkıp Tevrat okuyormuş. Hani diyorum… İkinizi aynı odaya…
– Bence mahzuru yok, namazımı rahat kılayım da.
***
Dündar Batık anlatmıştı:
Babam Boğaz’da bir caminin imamıydı, evimiz de aynı sokakta. Yatsı namazına ya beş, ya on dakika var. Nasıl soğuk bir hava, kar bora fırtına… Birden bir araba girdi sokağa. Enver Abi’yle şoförü liseli gençler gibi koşturdular musluklara. Kollarını indiremeden, pabuçlarını giyemeden camiye girdiler, saf tuttular.
Meğer Tarabya Oteli’nde bir toplantıları varmış, devlet adamları filan. Ancak fırsat bulmuşlar namaza.
Babam rahmetli “Patronunun kıymetini bil” dedi, “Ha bu adam, adamdır da!”
***
Enver Ağabey, namaz uğruna çektiği sıkıntılardan olsa gerek, ilk önce namaz yerini ayarlardı, İhlas şirketlerinin taşındığı her mekânda. Cağaloğlu’nda bir kat yekpare mescitti, bina dar ve sıkışıktı oysa.
Kılan kılar, kılmayan kılmaz. Ama mescit vardır mutlaka… Dost sohbetlerinde Abdülhakim Arvasi hazretlerinin sözünü aktarırdı üstüne basa basa: “Namaz namaz aman namaz. Nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz!”

DENİZLİ’DEN İSTANBUL’A UZANAN KUTLU YOL…
Enver Ören Ağabey, 10 Şubat 1939’da Denizli-Honaz’da doğdu. Çevrede çok sevilen ve sayılan Nazif Efendi ve Melike Hanım’ın oğludur. Dört yaşındayken ailesi Denizli’ye yerleşti. İlk ve ortaokulu burada bitirdi. Ortaokuldan mezun olduğu 1953 senesinde babasını kaybetti…
Enver Ören, ortaokuldan sonra, ailesinin maddi yükünü biraz olsun hafifletebilmek için İstanbul’daki Kuleli Askerî Lisesine girdi. Ağırbaşlılığı, nezâketi, arkadaşları arasında iyi geçimiyle tanınarak hocaları tarafından çok sevilip takdir edildi. Her zaman, bu okulda tanıdığı kimya hocasının, annesinin ve babasının nasihatlerini düşünür ve iyi insan olmak idealiyle yanardı. Kuleli Askerî Lisesini 1956 yılında bitirdikten sonra sivil hayata geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesine girerek 1961 yılında Zooloji-Botanik Bölümünden mezun oldu ve askere gitti. Dönüşünde İstanbul Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Yetişmesinde büyük emeği geçmiş olan Kuleli Askerî Lisesindeki kimya hocası ve zamanımızın büyük İslâm âlimi Hüseyin Hilmi Işık Efendinin kerimeleri Dilvin Hanımefendi ile 12 Eylül 1968’de evlendi.
Enver Ören, sevdikleri ile istişare ettikten sonra, 1970 yılında üniversiteden ayrıldı. Yıkıcılığa, bölücülüğe, komünizme, millet ve tarih düşmanlarına karşı yayın yoluyla hizmet vermek kararı ile gazeteciliğe başladı. Önce Hakikat sonra Türkiye ismiyle çıkarttığı gazetenin, başlattığı neşriyatını uzun yıllar sıkıntılar içinde devâm ettirdi. Kısa zamanda kurduğu şirketleri büyüterek sonunda İhlas Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı oldu. Memlekete uzun yıllar hizmet ettikten sonra, 22 Şubat 2013’te vefat etti… Nur içinde yatsın. Cenabıhak derecesini ali eylesin…

ENVER AĞABEY’DEN ALTIN NASİHATLER
>>  Müslüman demek, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir.
>>  Kim Allah içinse, Allah da onun içindir!..
>>  Büyükler, kalplerin casusudur…
>>  Dünya servet ve şöhrettir. Servet ve şöhret de kimseye kalmaz. / “Küllü şey’in fan.” (Her şey fânîdir.)
>>  Haram yiyen adamdan ne kerâmet beklenir!..
>>  Parayı sevmiyorum, parayı seveni de sevmiyorum.
>>  Yaptığınız bir işten dolayı gönlünüz rahat değilse, o iş birilerine sıkıntı verir.
>>  Güneşin doğması, batışının habercisi /  Doğmak ise ölümün habercisidir.
>>  Büyüklerimizin yolu okumak ve okutmaktır.
>>  Hizmet etmek için üç şart vardır; güler yüzlü-tatlı dilli olmak, cömertlik, tam ihlaslı olmak.
>>  Bir dava, eğer millet sahip çıkarsa yürür ve büyür.
>>  Aciz insan kibirli olur. Maiyetine kibirli davranan zayıf insandır, boş insandır.
>>  En bahtsız insan, yanlışa doğru diye sarılan insandır. Ondan daha bahtsızı ise doğruya, yanlış diye saldıran insandır.
>>  Hayırda israf yoktur. İsrafta hayır yoktur.
>>  Cömertlik, varken vermek değil, yokken vermektir.
>>  Edepten mahrum bırakılan kimse, bütün hayırlardan mahrum bırakılmış olur.
>>  Gayesi belli olan huzurludur. Belli olmayan huzursuzdur.
>>  İyilerin arasında bulunmak en iyi iştir. Kötülerin arasında bulunmak en kötü iştir.
>>  Nerede bir ihtilaf, sıkıntı varsa, İslam’a uymamaktandır.
>>  Gıybet kanser gibidir…

İhlas Vakfı, Somali’nin Sesi Derneği ve İhlas Welfare Foundaditon Vakfı (İhlas Sosyalleşme Yardımlaşma Vakfı) ile ortaklaşa yaptığı projeler ile suyu olmayan kurak bölgelere 11 adet su kuyusu açarak Somalilileri suya kavuşturdu. Somali’nin Baidoa bölgesinde hayırseverlerin destekleri ile 6, Mogadişu’da 5 adet su kuyusu, Somali İhlas Welfare Foundaditon Vakfı Başkanı Abdulkadir Şeyh Ali İbrahim, Somali’nin Sesi Derneği Başkanı Hashim Abdullahi Abdi, İhlas Vakfı’ndan Şaban Çakır ve Mustafa Sertel’in ve bölge halkının katılımları ile dualar eşliğinde hizmete açıldı.

İhlas Welfare Foundaditon Vakfı Başkanı ve Milletvekili Abdulkadir Şeyh Ali İbrahim, Somali’ye yaptıkları maddi ve manevi yardımlardan dolayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı A. Mücahid Ören’e ve hayırseverlere teşekkür etti.

Somali’nin Sesi Derneği Başkanı Hashim Abdullahi Abdi de kuraklık nedeniyle susuzluğun hat safhada olduğu Somali’de insanlar, içme suyu imkanı olmayan yerlerde sularını birikmiş yağmur sularından sağladığını, biraz imkanı olanların ve evlerinin çatısı müsait olanların, yağmur sularını oluklardan biriktirerek su ihtiyaçlarını karşıladıklarını belirtti.

Hizmete giren her kuyudan bin 500 kişinin yararlanacağını belirten Abdi, 6 su kuyusunun açılmasına vesile olan İhlas Vakfı’na ve hayırseverlere teşekkür etti.

İhlas Vakfı Afrika Su Kuyusu Koordinatörü Mustafa Sertel, vakıf olarak hayırseverlerin yardım ve desteklerini bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Somali’ye ulaştırmaya devam edeceklerini vurguladı.

Sertel, su olmayan bölgelere Somali’nin Sesi Derneği ve İhlas Welfare Foundaditon Vakfı ile yapacakları projelerle suya kavuşturacaklarını belirtti.

İhlas Medya Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar, “İhlas Haber Ajansı demek Anadolu demektir. İHA aynı zamanda Türkiye’nin dünyaya açılan bir penceresidir, dünyanın dört bir yanında 5 kıtaya yayılan, üzerinde güneş batmayan bir haber ajansıdır. Haber koşusu ciddi bir şekilde devam etmektedir” dedi.
Anadolu Yayıncılar Derneği tarafından “3. Anadolu Medya Ödülleri Töreni” düzenlendi. Rixos Grand Ankara Hotel’de düzenlenen tören; Başbakan Binali Yıldırım, Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Ravza Kavakcı Kan, Ankara Milletvekili Emrullah İşler ve İhlas Medya Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar’ın katılımlarıyla gerçekleşti.

“Medya kuruluşları hayati görev üstlendi”

Törende konuşan Başbakan Yıldırım, Türkiye’nin gelişim tarihinin sadece siyasi sistemin ve partilerin değişimi ile değil aynı zamanda basın, medya ve yayın dünyasının da katkılarıyla olduğunu belirtti. Yıldırım, “Bunun en son ispatı 15 Temmuz’dur. 15 Temmuz gecesi basın yayın kuruluşlarına, televizyonlara kimse bir şey demedi. Biz arayıp öyle yayın yapın, darbe karşısında bir duruş sergileyin demedik. Milletini, bayrağını, demokrasisini seven basın ve medya kuruluşları adeta o gece durumdan vazife çıkarıp yayın yaptılar ve bu darbenin bastırılmasında hayati bir görev üstlendiler” şeklinde konuştu. 

Medyanın vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Başbakan Yıldırım, “Azı karar, çoğu zarar gibi bir şey. Bazen gazetelere bakarken rahmetli Erdal İnönü’ünün sözü aklıma geliyor, o derdi ki; ‘Ben gazetede başkaları hakkında bir haber gördüğüm zaman hemen inanıyorum, kendi hakkımda gördüğüm zaman hiç inanmıyorum.’ Doğru arkadaşlar. Onun için burada kanunlarla, kısıtlamalarla, yasaklarla değil, medyanın, basının, kendi etik değerlerinin gelişmesi lazım. Medyaya, basına güveni artırmanın, itibarını yükseltmenin yolu bu. Bu konuda hepimize çok büyük görevler düşüyor” dedi.

“İHA dünyanın dört bir yanına, 5 kıtaya yayıldı”

Törende İhlas Haber Ajansı (İHA) “Yılın Haber Ajansı” ödülüne layık görüldü. Ödülü İhlas Medya Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar’a Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu takdim etti. Ödülü İhlas Haber Ajansı’nda çalışan 850’nin üzerindeki muhabir ve kameramanlar adına aldığını belirten Yaşar, İHA’nın kurulduğu 1993 yılından beri Anadolu medyasını desteklediğini belirterek, “İhlas Haber Ajansı demek Anadolu demektir. İHA aynı zamanda Türkiye’nin dünyaya açılan bir penceresidir, dünyanın dört bir yanında 5 kıtaya yayılan, üzerinde güneş batmayan bir haber ajansıdır. Haber koşusu ciddi bir şekilde devam etmektedir. Bizi bu ödüle layık gören Anadolu Yayıncılar Derneği’ne teşekkürlerimi sunuyorum” diye konuştu. 

Yağmur Yıldız – Ömer Çetin
 

Törende İhlas Medya’dan üç isim ödüle layık görüldü.

Bem-Bir-Sen tarafından her yıl geleneksel olarak verilen ve trafik kazasında yaşamını yitiren genel sekreterleri adına düzenlenen “İbrahim Keresteci Basın Ödülleri”ne bu yıl Diyarbakır ev sahipliği yaptı. Bir otelde düzenlenen törene Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Mehdi Eker, Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Cumali Atilla, Bem-Bir-Sen Genel Başkanı Mürsel Turbay, İl Emniyet Müdürü Tacettin Arslan, AK Parti Diyarbakır İl Başkanı Muhammed Dara Akar, Avrupa Bağımsız Sendikalar Konfederasyonu (CESİ) temsilcileri, Bem-Bir-Sen yöneticileri ve davetliler katıldı. 8’nci düzenlenen törende İhlas Medya Ankara temsilcisi Batuhan Yaşar, TGRT Haber Genel Yayın Yönetmeni Ercan Seki ve Türkiye Gazetesi Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık Muhabiri İsmail Sonsuz ödüle layık görüldü.

“O kayıtlar bugün en önemli delil”

Açılış konuşmasını yapan Bem-Bir-Sen Genel Başkanı Mürsel Turbay, 15 Temmuz gecesi canı pahasına görevini yapmaya çalışan basın emekçilerinin sayesinde ihaneti gördüklerini belirterek, “O sayede gece meydanlara indik. haninlerin acımasızlığını ihanetlerini ve katliamlarını anbean kaydettiler ve o kayıtlar bugün mahkemelerde hesap sorulurken en önemli delil niteliğinde oldu. O ihanet gecesinde şehit olan, gazi olan gazeteci kardeşlerimiz de vardı. Bu vesile ile tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize hayırlı ömürler diliyorum. Bütün basın emekçilerimizin 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Gününü kutluyor, katılımlarından ötürü şükranlarımı sunuyorum” dedi.

“Organizasyonun Diyarbakır’da olması çok anlamlı”

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Mehdi Eker, düzenlenen organizasyonun Diyarbakır’da olmasının çok anlamlı olduğunu ifade ederek, “Bugün bu toplantıya Avrupa’dan, Afrika’dan, Asya’dan gelen çok sayıda misafirimizin olduğunu biliyorum ve şunu söylemek istiyorum; Şehirlerin televizyonlar ve medya yoluyla tanıtılmaya başlandığı son 40 yıl içerisinde bu kadim Diyarbakır şehri terörle boğuşuyor. Gündemindeki tek madde bu oldu. Tek madde olması sebebiyle de televizyonlarda ve gazetelerde Diyarbakır’ın güzellikleri ve evrensel değerleri, medeniyetlere beşik olmuş özelliği ön plana çıkmadı. Bugün umuyorum ki bu toplantı vesilesi ile çok sayıda medeniyeti emzirmiş bu kadim şehir Diyarbakır az da olsa tanınma imkanı bulunur. Bu nedenle toplantının burada düzenlenmiş olmasını ben çok önemsiyorum. Diyarbakır’ı eğer yeryüzündeki kadim şehirlerle eşleştireceksek, ona bir kardeş arayacaksak inanın bu kardeş Kudüs olur. Tıpkı kudüs gibi burası da tarih boyunca bir çoğunluğun barış içerisinde yaşadığı bir şehirdir” diye konuştu.
Vali Hasan Basri Güzeloğlu da, böyle bir organizasyona ev sahipliği yapmanın verdiği mutluluğu yaşadığını dile getirerek, şunları kaydetti:

“Böylesi buluşmalar Diyarbakır’ın tanıtılmasına çok önemli katkılar sağlayacaktır. Hakka hizmet eden ve bu doğrultuda dik duruşu ve imanıyla bu tavrı sergileyen herkesin bu yürüyüşe hem katkısı hem de hiç şüphesiz emeği vardır. Bu ülkenin birlik ve beraberliğine herhangi bir kast olduğunda dimdik ayakta duran bir büyük camia olarak Memur-Sen’in ve özelde deBem-Bir-Sen’in tüm üyeleriyle gurur duyuyoruz. Onların varlığından büyük bir mutluluk duyuyoruz.”

Tören sonunda İhlas Medya adına ödülleri İhlas Haber Ajansı (İHA) Diyarbakır Bölge Müdürü Abdulkerim Kantarcıoğlu aldı. 

Programın ilk gününde okul lobisinde açılan “Afrika’dan İzler” fotoğraf sergisinde birbirinden çarpıcı fotoğraflar yer aldı. Aynı gün düzenlenen konferansa Avcılar Murat Kölük Devlet Hastanesi Başhekimi, Tüm Afrika’nın Dostları Derneği (TADD) Başkan Yardımcısı Op. Dr. Abdülhakim İbrahim Ulusoy etkinliğe konuşmacı olarak katılarak Afrika’da yapmış oldukları hizmetleri anlattı.

Hakkı Okur: “Afrika Efsunlu Bir Ülke”

Konferansın açılış konuşmasını yapan okul müdürü Hakkı Okur, Afrika’ya İhlas Vakfı aracılığıyla Kurban Bayramlarında insanlara et dağıtmak ve çeşitli yardımlarda bulunmak için beş defa gittiğini söyledi. Oradaki insanların Türkleri çok sevdiğin ifade eden Okur, “Afrika efsunlu bir yer. Eğer bir kere Afrika’ya giderseniz, Afrika sizi tekrar çağırıyor. Burada anlatılanların dışında eğer imkânınız varsa mutlaka oradaki insanlık dramını yerinde görmelisiniz.” dedi.   

Ulusoy: “Afrika’da bir çocuğun temiz suya ulaşabilmesi için en az dört kilometre yürümesi gerekiyor.”
Okur’un açılış konuşmasının ardından; Afrika’daki mazlum, yetim ve fakirlere bir dost eli uzatan, Türkiye ile Afrika arasında gönül köprüsü kuran Op. Dr. Abdülhakim İbrahim Ulusoy’un “Afrika’da Çocuk Olmak” konulu sunumuyla devam etti.

Yıllarca Afrika’ya gittiğini ve oradaki insanların çok mağdur olduğunu vurgulayan Ulusoy, Afrika’nın Batı tarafından yıllarca sömürüldüğünü ve bu sömürünün günümüzde de artarak devam ettiğini belirtti. Afrika’daki su sıkıntısına dikkat çeken Ulusoy, “Afrika’da bir çocuğun temiz suya ulaşabilmesinin ne kadar zor olduğunu sizlere anlatmalıyım. Su kaynakları kısıtlı ve o suya ulaşabilmek o kadar zahmetli ki bir çocuğun en az 4 kilometre yürümesi gerekiyor.” dedi.

Ulusoy ayrıca, “TADD olarak Afrika’da sadece tıbbı yardım, ameliyat ve tedavi hizmetleri yapmıyoruz. Bunun yanında kurban yardımı, su kuyusu, her aileye bir keçi projesi ve güneş enerjisinden elektrik elde etmek için her aileye bir güneş enerjisi tableti edindirme çalışmalarımız var” ifadelerini kullandı.

Su Kuyusu İçin Kermes

Programın ikinci gününde öğrencilerin düzenlediği kermesle Afrika için yardım toplandı. Afrika’daki insanlara bir nebze de olsa can suyu götürebilmek için kermes düzenlediklerini vurgulayan İhlas Koleji öğrencileri okul lobisinde açılan kermesten elde ettikleri geliri, Afrika’da su kuyusu açmak için kullanacaklarını ifade ettiler.

Hakkı Okur: “Bütün Okul Afrika’da Su Kuyusu Açmak İçin Seferber Olduk.”

Düzenlenen organizasyonun ardından konuşan okul müdürü Hakkı Okur “Tüm öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz Afrika’da su kuyusu açmak için seferber olduk. Şu anda okulumuzdaki birçok kulübün hedefi Afrika’da su kuyusu açabilmek. Sosyal sorumluluk projelerimiz olan “Bir Adım da Sen At” kulübümüz ve “Genç Başarı Vakfı Şirket Programı” ile yoğun bir şekilde çalışıyoruz. En kısa zamanda Afrika’da birçok su kuyusu açmayı hedefliyoruz.” dedi.

Yeltekin: “Öğrencilerimizi ve öğretmenlerini duyarlı davranışlarından dolayı tebrik ediyorum.”
İhlas Eğitim Kurumları Genel Müdürü Bedri Yeltekin, Afrika’da yaşanan insanlık dramının gün geçtikçe büyüdüğüne dikkat çekerek, bu konuda etkinlik düzenleyerek farkındalık oluşturan öğrencilere ve öğretmenlerine teşekkür etti.

Çatısı altında bulundukları İhlas Holding ailesi olarak Afrika’nın her zaman yanında olduklarını vurgulayan Yeltekin, yapılan yardım çalışmaları ve organizasyonları ile Afrika’yı yalnız bırakmadıklarını söyledi.  

Özel Marmara Evleri İhlas Anadolu ve Fen Lisesi öğrencileri Aysu Ölmez, Ahmet Mazhar Sönmez, Kerem Bulut, Ömer Abdullah Öğrenç, Muhammet Yasin Edemen ve Rümeysa Nükre Yalçın, düzenlenen organizasyonda delege olarak yer aldı.

Ev sahipliğini Emine Örnek Eğitim Kurumları’nın yaptığı ve beş gün süren konferansa ülke genelinden 20 okul ve 125 öğrenci katıldı. Konferansta öğrenciler Avrupa’nın sosyolojik, ekonomik, çevresel, kültürel, sportif vb. alanlarındaki problemlerine çözümler ürettiler. Komiteler ürettikleri çözümleri detaylı olarak anlatırlarken diğer komitelere karşı bu çözümlerini de savundular.

Okur: “Gençlerimizi geleceğe hazırlamak en büyük hedefimizdir.”

Özel Marmara Evleri İhlas Anadolu ve Fen Lisesi Okul Müdürü Hakkı Okur, konferansta İhlas Kolejini temsil eden öğrencilerini tebrik etti. Konferansın konuşma dilinin İngilizce olduğuna dikkat çeken Okur, İhlas Kolejinin vermiş olduğu yabancı dil eğitiminin başarısına vurgu yaptı. “Öğrencilerimiz okullarımızda edindikleri İngilizce bilgisi ile ülkelerin sıkıntılarını dile getirdiler. Oluşturdukları fikirleri savundular. Bu bizim için umut ışığı oldu. Gelecek gençlerindir. Çocuklarımızı kendi yaşadığımız zamana göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirmek en büyük hedefimizdir” dedi.

İhlas Eğitim Kurumları Genel Müdürü Bedri Yeltekin, her yıl düzenlenen organizasyona bu yıl da katılmanın mutluluğunu yaşadıklarını söyledi. Bu tip organizasyonların önemine değinen Yeltekin, “Ülkemizdeki gençler Avrupa’nın sorunları için fikirler üretiyorlar ve bunları kendi aralarında tartışarak bir sonuç bildirgesi oluşturuyorlar. Gençlerimizin sosyal olaylar karşısındaki duruşu ve olayları çözümlemesi açısından bu organizasyonun faydalı olduğuna inanıyorum. Biz de okul olarak her yıl organizasyonda yerimizi alıyoruz” ifadelerini kullandı. 

Edirne’yi gezen ve gezdikleri yerler hakkında yazar Halil Delice’den bilgi alan yabancı öğrenciler, “Gördüğümüz tarihi eserler bize, Osmanlı’nın medeniyetin zirvesi olduğunu gösterdi, özellikle akıl hastalarının meşguliyetle tedavi edildiği hastaneye, sadaka taşına, Selimiye Camisi’ne, Kırkpınar’ın temsil ettiği değerlere hayran kaldık” dedi.

İhlas Vakfı Yurtdışı Koordinatörü Osman Gül’ün organizatörlüğünde gerçekleştirilen gezi sırasında, Edirne araştırmacısı, gazeteci yazar Halil Delice, Edirne’de binlerce tarihi eserin yok edildiğini, geride kalan bir avuç eserin, Osmanlı’nın, Edirne’nin medeniyetin, insanlığın, merhametin, adaletin zirvesi olduğunu göstermeye yettiğini söyledi.

Öğrencilere, Selimiye, Üç Şerefeli ve Eski Cami, Hasan Sezai Hazretleri Dergahı, İkinci Beyazıt Külliyesi, müzeler, Yeni Saray kalıntıları, Kırkpınar’ın yapıldığı Sarayiçi, Meriç ve Tunca üzerindeki tarihi köprüler gezdirilerek mekanlar ve bunların temsil ettiği tarihi değerler hakkında Halil Delice tarafından bilgi verildi.
Selimiye Camisi’nin tam bir kainat modeliyle, yedi kat gök ve Arş misal alınarak sekiz kat olarak inşa edildiğini, camin tam ortasındaki müezzin mahfilinin Kâbe’yi temsil ettiğini söyledi, 98 çeşit lale motifinin ve ters lalenin sırrını anlattı. “Selimiye, dünyanın en muhteşem tarihi eseridir. Bu eserde, kubbedeki kırk pencerenin, kubbeyi taşıyan sekiz sütunun, minber basamaklarının yirmi dört olmasının, avludaki on sekiz kubbenin, dört minarenin, on iki şerefenin ve diğerlerinin mutlaka ve mutlaka hepsinin bir manası vardır” dedi.

Osmanlı medeniyetin niçin zirve olduğunu, sadaka taşının anlatmaya yeteceğini söyleyen Delice, “Çocukların eremeyeceği yükseklikte bir mermer sütun olan Sadaka Taşı’nın tepesinde bir çukur vardı. Buraya zenginler kimse görmeden para bırakır, fakirler de ihtiyacı kadar alırdı” dedi.

Kırkpınar’ın bir alperenler yadigarı, vatan edinme destanı olduğunu belirten Halil Delice, “Kırkpınar, ermeydanı olan yeryüzünde, insanoğlunun hayatı boyunca şeytan, nefsi ve kötü çevresine karşı yaptığı mücadeleyi ve bu mücadele sonunda sonsuz güzelliğe kavuşmasını temsil eder” açıklamasında bulundu. 

Vakfın İstanbul Bahçelievler’deki merkezinde yapılan tanıtım toplantısına İhlâs Vakfı Eğitim Koordinatörü Prof. Dr. Mustafa Çetin Varlık, İhlâs Vakfı Dış İşler Koordinatörü ve aynı zamanda projenin koordinatörlüğünü üstlenen Osman Gül ve öğrenciler katıldı.

Eğitim hayatını ülkemizde sürdürmek üzere gelen ve ihlâs vakfı yurtlarında kalan misafir gençlerin kültürümüzü öğrenmesi ve sosyal kaynaşmalarını sağlamak amacıyla hazırlanan ‘Biriz’ projesinde izlenecek yol haritası düzenlenen etkinlikte öğrenciler ile paylaşıldı.

Açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Mustafa Çetin Varlık, projenin kültürlerin buluştuğu ve öğrenildiği bir proje olacağını ifade etti. Gençlerin bu projeler ile İslam dünyasına hizmet edecek bilgilere sahip olacağını da vurgulayan Varlık, değişen dünya şartlarında gençlerin daha iyi yetişeceklerine inandığını söyleyerek projenin hayırlara vesile olmasını diledi. İhlâs Vakfı Dış İşler Koordinatörü ve ‘Biriz’ proje koordinatörü Osman Gül, projenin kültürleri bir araya getirerek dostluk ve sevgi köprüsünü oluşturacağına vurgu yaptı. Projenin programını anlatan gül, ilk gezinin Bursa ve Bilecik’e olacağını ifade ederek, “Proje dâhilinde gezilerimiz olacak. Gençlerimiz bu gezilerle kültürümüzün değerli noktalarını yakından görme ve tanıma şansına sahip olacaklar. Gezilerimizin dışında proje kapsamında bilgisayar kurslarımız olacak. Gençlik ve Spor Bakanlığımızın destekleriyle bu kursta öğrencilerimiz kendi kariyerleri için önemli bilgiler edinecekler” dedi.

Bahçelievler Kampüsünde yapılan tören geçtiğimiz yıldan kalan anıların yer aldığı video gösterisi ile başladı. Törende konuşan lise okul müdürü Murat Demir, yeni öğretim yılının tüm eğitim camiası için hayırlı olmasını diledi. İhlas Eğitim Kurumlarının 1996 yılında İhlas Holding çatısı altında iyi insanlar yetiştirmek gayesiyle açıldığına vurgu yapan Demir, bu hedefle geçen 21 yılda değerli başarılar elde ettiklerini belirtti. Salonda bulunan öğrencilerinden daha çok çalışmalarını isteyen Demir, güçlü Türkiye için ellerinden gelen tüm çabayı göstermeleri gerektiğini vurguladı.

Yeltekin: “İhlas Koleji için her alanda daha başarılı bir yıl hedefliyoruz”

İhlas Eğitim Kurumları Genel Müdürü Bedri Yeltekin yapmış olduğu açıklamada yeni eğitim öğretim döneminin Türkiye adına hayırlı olmasını diledi. İhlas Eğitim Kurumları olarak çok başarılı bir yılı geride bıraktıklarını ifade eden Yeltekin, “Bizim için her zamanki önceliğimiz öğrencilerimizi iyi bireyler olarak vatanına ve milletine faydalı olacak şekilde yetiştirmek. Bu temel amacımızın dışında akademik olarak da onların istedikleri üniversitelere yerleşebilmeleri için çalışmalarımızı yapıyoruz. Geçtiğimiz eğitim yılında öğrencilerimiz bizi çok mutlu ettiler. 21 öğrencimiz tıp fakültesini kazanmayı başarırken 23 öğrencimiz mühendislik fakültesine, 7 öğrencimiz diş hekimliği fakültesine, 7 öğrencimiz de hukuk fakültesine yerleşti. Ayrıca bizi en çok sevindiren durum ise öğrencilerimizin tamamına yakınının seçkin üniversitelere yerleşmiş olmasıdır.”

Bu yılın ülkemiz ve tüm çocuklar için iyi geçmesini dilediğini vurgulayan Yeltekin, “İnşallah 2017-2018 eğitim-öğretim yılı ülkemiz için çok güzel geçer. Bu sene artık bütün çocuklar iyi olsun, mutlu olsun istiyoruz. Televizyonda haber seyrederken içimiz kan ağlıyor. Dünyanın bir tarafında çocuklar mutlu mesut yaşarken, diğer tarafında gözyaşı dinmiyor. Böyle bir durumda bizim de çok rahat olmamız beklenemez. Hiçbir şey yapamasak bile üzülmemiz ve dua etmemiz gerekiyor” dedi.