İsrail’in işgal altındaki topraklara Yahudi yerleşimini kuvvetle savunan ABD’nin İsrail Büyükelçisi David Friedman, geçtiğimiz Aralık ayında Dışişleri Bakanlığına, Filistin toprakları için ’işgal altındaki topraklar’ ifadesini kullanmamalarını isteyen bir rapor sunmuştu. ABD Dışişleri Bakanlığının yayımladığı yıllık İnsan Hakları Raporunda İsrail’in işgali altında bulunan Batı Şeri ve Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi için daha önce kullandığı ’işgal altındaki topraklar’ ifadesi kaldırıldı. 

Mecdelani, ABD’nin yayımladığı uluslararası raporlarla İsrail’in bölgedeki imajını düzeltmeye çalıştığını ancak bütün dünyanın işgalin dehşetini ve İsrail devletinin Filistinlilere karşı sistematik devlet terörü uygulamasının farkında olduğunu vurguladı. 

Mecdelani, İsrail’in Gazze Şeridi’nde son üç haftada silahsız göstericilere karşı uyguladığı insan hakları ihlali ve suçların soruşturulması için uluslararası bir komisyon kurulmasını isteyerek İsrail’e karşı Filistinlilere uluslararası koruma sağlanması çağrısında bulundu. 

Mecdelani konuşmasını şöyle sürdürdü: 

“Eğer ABD’nin siyasi süreçteki hegemonyasını kırmak için milletlerarası bir girişim olmaz ve durum böyle devam ederse hiçbir sonuç alamayız. Bu durumda bütün bölgeyi çevreleyecek bir patlamadan Trump yönetimi tam sorumlu olacaktır.”
(Muhammed Rabah/İHA)

 

 

Türk Telekom’un dijital müzik platformu Muud, müzik dünyasına profesyonel söz yazarları, besteci ve yorumcular kazandıracağı Muud Sahne projesini hayata geçirdi. Muud Sahne ile amatör sanatçılar dijital müzik platformu Muud’a eklenerek kitlelerle buluşuyor ve seslerini duyurma şansı buluyor. Oyunlaştırma kurgusu ile geliştirilen ilk online müzik yarışması olan Muud Sahne için başvurular başladı. Yarışmaya katılmak isteyen amatör müzisyenler, Muud’a ücretsiz üye olduktan sonra 6 Mayıs’a kadar projenin internet adresi üzerinden başvurularını yapabilecek. Müzisyenler linkte yer alan ‘Hemen Başvur’ butonu ile erişecekleri başvuru formunu eksiksiz doldurduktan sonra şarkılarını yükleyebilecek ve isimlerini milyonlara duyurabilecek. 

Müzisyenler, kendi yazdıkları söz ve bestelerin yanı sıra başka bir sanatçının eserlerini seslendirdikleri yorumlarını da Muud Sahne platformuna yükleyebilecek. Başvuru sürecinin ve editöryal incelemelerin tamamlanarak uygunluğu onaylanan eserlerin Muud mobil uygulaması Sahne bölümüne eklenmesinin ardından Muud Sahne yarışması 11 Mayıs’ta resmi olarak başlayacak. Beğendikleri yarışmacılara destek olmak isteyen kişiler ise Muud mobil uygulamasını akıllı cihazlarına indirip ücretsiz olarak üye olduktan sonra beğendikleri sanatçıları oylamaya başlayabilecekler.

Kazanana albüm ve klip desteği 

Türk Telekom, Muud Sahne’ye katılımı onaylanarak yarışmaya başlayan tüm müzisyenlerin meslek birliklerine kaydının yapılmasını sağlayacak ve profesyonel hayata adım atmalarına olanak tanıyacak. Yarışmanın birincisi albüm ve klip ile ödüllendirilirken oy vermek için oyuna dahil olan katılımcılar da kulaklık, Bluetooth hoparlör, imzalı albüm, sosyal medyadan teşekkür gibi çeşitli ödüller kazanacak.

Eserler Muud tarafından kontrol ediliyor 

Yarışma kapsamında yarışmaya katılan amatör müzisyenlerin bilgileri ve yükledikleri şarkılar 6 Mayıs-10 Mayıs tarihleri arasında Muud editör ekibi tarafından incelenecek. Söz ve bestesi kendisine ait eserleri yorumlayan kullanıcıların başvuruları incelenerek gerekli lisans kontrollerinin ardından herhangi bir engel bulunmaması durumunda yayımlanacak. Başka bir sanatçının eserini yorumlayarak Muud Sahne’ye yükleyen kullanıcıların başvuruları da değerlendirildikten ve eserin söz ve bestecisinin onay vermesi durumunda Muud’da yayımlanacak.  

Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker; “Parkinson, 65 Yaş Sonrası Her 100 Kişiden Birinde Görülmektedir.”

Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, Parkinson hastalığının en fazla 50 ile 70 yaş arasındaki kişilerde olmak üzere ilerleyen yaş ile birlikte ortaya çıktığını, 65 yaş sonrası her 100 kişiden 1’inde, 85 yaş sonrası ise her 100 kişiden 5’inde görüldüğünü söyledi. Parkinson’un, beyin sapında dopamin adı verilen maddeyi salgılayan hücrelerin yavaş yavaş ancak ilerleyici şekilde erken ölümüne sebep olan bir hastalık olduğunu kaydeden Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, bu hücre kayıplarının sonucunda hareket sistemine ait bozuklukların ortaya çıktığını ifade etti.

Belirtileri

Parkinson hastalığının en iyi bilinen belirtisinin, sıklıkla tek taraflı başlayan el titremesi olduğunu söyleyen Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, bu titremelerin istirahat sırasında iken para sayar tarzda görüldüğünü, hastalığın erken döneminde heyecanla tetiklenebilirken zamanla kalıcı hale geldiğini belirtti. Titremenin çarpıcı bir belirti olduğunu söyleyen Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, hastaların bu yüzden doktora nispeten erken başvurduğunu ifade etti. 

Hastalığın bir diğer belirtisi olan yavaşlamanın hasta tarafından fark edilmesinin ise biraz daha geç olduğunu söyleyen Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker şöyle devam etti: “Hastalığın diğer bir belirtisi olan yavaşlamanın hasta tarafından fark edilmesi ise biraz daha geç olur. Hastaların yaklaşık üçte birinde hastalık, vücudun tek tarafında yavaşlık, harekete başlamakta zorluk, tekrarlayıcı hareketleri yapmakta güçlük, el yazısının küçülmesi, yürümenin yavaşlaması ve adım mesafelerinin kısalması, mimiklerin azalıp yüzün donuklaşması gibi yavaşlama belirtileri ile ortaya çıkar. Bu belirtilerin yaşlılığın bir getirisi olarak yanlış değerlendirilmesi doktora başvuruyu geciktirebilmektedir.”

Beyin sapındaki hücre kaybının ve dopaminin azalma sürecinin, hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasından yıllar önce başladığını söyleyen Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, buna bağlı olarak bazı hastalarda hastalık bulgularından çok önce bazı uyarıcı belirtilerin olabileceğini belirtti. İlaca dirençli depresyon, kabızlık, koku duyusunda azalma, uykuda rüyalar sırasında bağırma ve hareketlilik gibi belirtilerin Parkinson hastalığının habercisi olduğunu kaydeden Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker, Parkinson hastalığı seyrinde de hareket sistemi ile ilgili belirtiler dışında, bunama, gün içi aşırı uykululuk, psikoz, yorgunluk, depresyon, kabızlık, salya akması, cinsel işlev bozuklukları, ortostatik hipotansiyon gibi belirtilerin de görülebildiğini söyledi. 

Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker: “Erken Teşhis ve Doğru Tedavi Yöntemleri ile Hastalığın İlerlemesinin Yavaşlatılması ve Hastanın Yaşam Kalitesinin Yükseltilmesi Mümkün.”

Erken teşhis ve doğru tedavi yöntemleri ile hastalığın gidişatını yavaşlatmanın ve yaşam kalitesini yükseltmenin mümkün olduğunu da ifade eden Yrd. Doç. Dr. Sevda Diker şöyle devam etti; “Tedavide birinci seçenek; beyinde azalan dopaminin yerine konmasını ya da etkisinin arttırılmasını sağlayan ilaçlardır. Hastanın yaşına, belirtilerine ve eşlik eden hastalıkların varlığına göre uygun ilaç tedavisi seçilir. İlaç tedavisinde hastanın yakın takibi ve tedaviye uyumu çok önemlidir. Hastalıkta en etkili ilaç levodopadır, bunun yanı sıra dopamin agonistleri dediğimiz grup başta olmak üzere sayılı ilaç çeşitleri mevcuttur. Bu ilaçların, özellikle levodopanın hassas dengeleri vardır. Hareketlerde aşırı yavaşlamadan, istemsiz aşırı hareketlere kadar değişen ilaç dozu ilişkili dalgalanmalara yol açabilir. İlaç tedavisi hem etkinlik hem de yan etkiler dikkate alınarak dinamik bir şekilde düzenlenmelidir. İlaç tedavisinin yeterli olmadığı ve hastanın işlevselliğinin çok aksadığı durumlarda cerrahi müdahaleler yapılabilir. Yukarıda bahsedilen hastalığın ikincil belirtilerinin de ek olarak tedavi edilmesi gerekebilir. Fizik tedavinin ise özellikle yavaşlık ve denge problemlerinin ön planda olduğu hastalarda medikal tedaviye katkısı önem arz etmektedir.”
 

Kendisi de 22 yıl önce tıpkı bugün yaşanan göç dramı gibi Taliban tehdidinden kaçarak Afganistan’ın Şyha köyünden annesinin verdiği 3 lira ve 3 kuru ekmekle yollara düşen ve İran üzerinden geldiği Trabzon’da bugün 50’nin üzerindeki kişiye iş imkanı sağlayan Afgan bir işadamı olan Muhammed Gül, Afganlar’ın göç yolunda yaşadığı dramı anlattı. 

Afganistan’ın Aybek şehrinin Şyha köyünde doğduğunu belirten 41 yaşındaki Muhammed Gül, “Ben göçü iki kere yaşadım. Birinci yaşadığımda 5 yaşındaydım. Ruslar’la savaşta babam cephedeydi. Büyük amcam bizi 22-23 gün yollarda yürüyerek 30-40 kişilik sülaleyi tek başına Pakistan sınırına getirdi. O zaman Pakistan’a giriş yapmıştık. Küçüktüm boyum kadar bir çanta vardı sırtımda. Onun taşımaya gücüm yetmiyordu. Taşıyamadığım da ise yerde sürüklüyordum. İçinde ise yolda acıktığımızda yiyeceğimiz kuru bir ekmek vardı. 6 yaşından sonra Pakistan ve İran’da bir süre yaşadıktan sonra savaş bitti, mücahitler kazandı, Ruslar çekildi ve biz ülkeye dönmeye karar verdik. Ve ülkeye ilk dönenlerden olduk” dedi.

“Ruslar’dan görmediğimiz zulmü Taliban’dan gördük” 

Ülkesinin Sovyet Rusya Savaşı’nın ardından bir süre sonra Taliban tehdidi ile karşı karşıya kaldığını kaydeden Gül “Her şey köyümüze Taliban güçlerinin saldırması ile başladı. Taliban saldırıları nedeniyle büyük sıkıntılar yaşamaya başladık ve 7 yaşındaki kız kardeşimi Taliban güçleri gözlerimin önünde kaçırdı. O anı hala unutamam. 5 çocuklu bir aileydik. Fakirdik, geçim şartları çok zordu. Taliban saldırıları nedeniyle tek kurtuluşumuz köyümüzü terk etmekti. Çünkü Ruslar’dan görmediğimiz zulmü bize Taliban yaptı. Ruslar’a karşı savaşta köyümüzde 20 şehidimiz oldu, babam gazi oldu. Ama Taliban döneminde yaşadıklarımız anlatılacak gibi şeyler değildi. Afganistan halkı 90’lı yıllarda savaş ve ölümlerle mücadele ediyordu. 1996 yılında Türkiye Cumhuriyeti, Afganistan’da burslu bir sınav açmıştı. O sınava girerek kazandım. Bursu kazandıktan sonra eve geldim, babam yoktu çalışmaya gitmişti. Anneme, ‘Ana ben Türkiye’ye, yurt dışına gideceğim, hakkını helal et’ diyerek helallik aldım. Fakirdik, anam bana şu anki 3 TL değerinde bir para ve 3 adet de kuru ekmeği bir beze sararak ‘Oğlum benim varlığım budur, seni Allah’a emanet ediyorum’ diyerek beni yolcu etti. Köyümden böyle çıktım. Bazen otostop çekerek bazen yürüyerek bazen de özellikle yük taşıyan kamyonlara binerek Afganistan’dan Türkiye’ye geldim. Türkiye’ye geldikten sonra 1 yıl Gaziantep’de kaldım. Burada dil merkezinde Türkçe öğrendim. Daha sonra burslu olmam nedeniyle KTÜ’ye geldim. 1997 yılından sonra KTÜ’de İnşaat Bölümü’nde okumaya başladım ve 4 yılda okulumu bitirdim” diye konuştu.

“Gelen her Afgan’da kendimi görüyorum” 

Okuldan mezun olduktan sonra memleketi Afganistan’a dönme düşüncesinde olduğunu ancak şartların kendisini Trabzon’da kalmayı zorladığını ifade eden Gül, “Okulum bittiğinde Türkiye’de kalmayı hiç düşünmemiştim. Ancak nasip kısmet meselesi hanım ile 1999 yılında tanıştık. İşler öyle bir gelişti ki 2003 yılında evlendik ve evlendikten sonra da Türkiye’de kalma planlarımız yavaş yavaş ağırlık kazanmaya başladı. Çünkü Afganistan’da Taliban’ın yükselişi savaşların daha da büyümesi yaşamanın daha da zor olacağını düşünerek bir müddet bu planımızdan vazgeçtik. Bu konuda sağ olsun eşim beni çok destekledi. Dolayısıyla Trabzon’da kalmayı kararlaştırdık. Türkiye’nin farklı yerlerinde şantiyelerde çalıştım. Afganistan’daki ailemi çok özlemiştim. Ya onları buraya getirecektim ya da ben oraya gidecektim. Taliban’ın kaçırdığı kız kardeşimin haricindeki tüm ailemi 2007’den itibaren Türkiye’ye getirebildim. Annem, babam 2 tane erkek kardeşim, 1 tane de kız kardeşim Trabzon’da Akçaabat’ta beraber yaşıyoruz” şeklinde konuştu.
Trabzon’da 2012 yılında Afganistan Hazara Kültür ve Dayanışma Derneği’ni kurduğunu 6 yıldır dernek olarak göçmenlerin elinde tutmaya ve onlara yardımcı olmaya çalıştığını kaydeden Gül, “Çünkü onların küçük çocuklarını gördüğümde kendi çocukluğumu, onların annelerini gördüğümde kendi annemi görüyorum. Benim 22 yıl önce yaşadıklarımı şimdi onlar yaşıyorlar. O yüzden onlara her konuda yardımcı olmaya çalışıyorum” dedi. 

Bazı kişilerin sima olarak kendisini Trabzon’un Şalpazarlı ilçesindeki Çepni Türkleri’ne ya da Giresunlular’a benzettiklerini kaydeden Gül, “Çoğu kişi benim Afganistan’lı olduğumu anlayamıyor. Bana ‘Şalpazarı’ndan mısın yoksa Giresun’dan mısın’ diye soranlar oluyor. Çünkü o yörenin insanları genelde Çepni Türkü olduğu için benzetiyorlar. Ben de bazen şaka ile karışık ‘evet Şalpazarı’ndan Sinlice köyündenim’ diyorum. Çünkü oralarda çok iş yaptık. Daha sonra ‘ben Afganım’ dediğim zaman bana ikinci kez sarılıyorlar ve daha çok mutlu oluyorlar” şeklinde konuştu.

“Afganlar şimdi de DAEŞ Tehdidi’nden kaçıyor” 

Dernek olarak faaliyetlerinde Trabzonlular’ın büyük desteğini ve yardımını gördüklerini belirten Gül, son dönemde Afganistan’dan Türkiye’ye gelen Afgan mülteci akınının arttığına dikkat çekerek bunun en önemli nedeninin DAEŞ tehdidi olduğunu söyledi.
Gül, “Afganistan’dan 40 yıl aradan sonra ikinci büyük göç dalgası ile karşı karşıyayız. Dernek olarak bu göç dalgası ile ilgili olarak Göç İdaresi yetkilileri ile görüşerek neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Bu göçün artmasının e önemli nedeni olarak Afganistan’da artan DAEŞ tehdidini görüyoruz. Suriye ve Irak’ta DAEŞ’in temizlenmeye başlaması ile birlikte maalesef bir el, bir güç bunlara yeni bir adres olarak Afganistan’ı gösterdi. Geçmişte de bu tür terör örgütleri burayı kullanmışlardı. Afganistan’a giden DAEŞ mensupları tüm DAEŞ mensuplarını da bu ülkeye çağırdı. Dünyanın her noktasına dağılan DAEŞ mensupları Afganistan’a dönerek tekrar örgütlenmeye başladılar. Özellikle Afganistan’ın kuzey ve güney bölgelerine yerleşerek silahlı birer güç haline geldiler. DAEŞ’in Suriye’de ve Irak’ta ne yaptığını gören Afganlılar da korkudan dolayı can havliyle göç etmek zorunda kalıyorlar. Şuana kadar bu konu çok dillendirilmedi. DAEŞ son 2 yıldır Afganistan’ın değişik noktalarında katliamlar ve rehin alma olayları gerçekleştiriyor. 4 ay önce kuzey bölgesinde yüzlerce insanın katledilmesi ve 300-350 kişinin rehin alınması olayları, ardından bombalı intihar saldırılarında yüzlerce kişi hayatını kaybetti” ifadelerini kullandı.

“Afganlılar kendilerini ülkelerinde güvende hissetmediği için göç ediyor” 

Gül, Afgan halkının 40 yıldan bu yana savaş yorgunu olduğunu ve artık dayanacak gücü kalmadığını hatırlatarak “Savaş yorgunu olan 40 yıldan bu yana savaşla iç içe olan Afganistan halkı El Kaide, Taliban’dan sonra DAEŞ gibi onların devamı niteliğinde ancak daha vahşi bir terör örgütünü artık kaldırmaya ne mecali ne gücü kaldı. Onun için halk kaçmaya ve canlarını kurtarma yolunu seçtiler. Umut yolculuğu dediğimiz dünyanın diğer ülkelerine diğer yerlerine göç etmeye başladılar. Kaçarken İran üzerinden geçiyorlar, tabi İran’da neden kalmıyor da Türkiye’ye geliyorlar dersek. Maalesef İran, Afganistan’ın iç siyasetine müdahildir, Afganistan’da İran yanlısı terör örgütleri vardır. Bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabiliyor. Afgan halkı da bunun farkında. İran’a gittiğinde benzer sorunlar yaşamamak için Türkiye’ye geliyorlar. Normalde bir çoğunun hedefi Türkiye’de kalmak değildir. Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine gitmeyi planlıyorlar. Ancak son dönemde bu bir güzergahtan öte bir durak haline geldi. Türkiye’den Avrupa’ya geçişler de zorlaştı. Avrupa Birliği uluslararası göç konusunda Türkiye’ye verdiği sözleri de tutmadı. İnsanlar da mecburen deniz veya karayolu ile yasal oymayan yollardan Avrupa yollarına düşüyor. Bu yollarda her gün görüyoruz ölenler, denizlerde boğulanlar, evlatlarını, eşlerini, ailelerini kaybediyorlar. Bu sorun artık kronikleşti. 30-40 yıldır yaşanan bir sorun haline geldi. Fakat en kötüsü de sanki insanlar bu duruma alıştı” açıklamasında bulundu.
“Afganlılar kendilerini ülkelerinde güvende hissetmediği için göç ediyor” diyen Gül, “Halkımız artık kendi ülkesinde kendini güvende hissetmiyor ve hükümetinin kendi güvenliklerini sağlayabileceğine inanmadığı için göç tercihini seçiyor. Geçmişte Afgan halkının bir düşmanı vardı ve Rusya’ya karşı savaşarak mertliklerini gösterdiler ancak bugün karşınızda nasıl bir düşman olduğu belli değil ve her gün bir yerlerde bombalar patlıyor ama arkasında kim olduğu belli değil. Bu durum Afgan halkını çok yordu. Savaşamıyorsun ama her gün ölüm ve matem var. Bu da insanları göçe zorluyor” dedi.

“Dezavantajlı gruplar ile normal gelenleri ayırmak gerekir” 

Türkiye’nin Afganistan’dan gelen mültecilere kucak açtığını ancak bu konuda artık tedbirler alınması gerektiğine dikkat çeken Gül “Bu tür mülteci akınlarında dezavantajlı gruplar ile normal gelenleri ayırmak gerekir. Yanlarında refakatçileri bulunmayan yaşlılar, çocuklar, kadınlar hastalar dezavantajlı gruplar içine alınarak bir süzgeçten geçirilip Cenevre Anlaşması’na uygun olanlarını sığınma hakkı verilerekten gereken yerlere bölgelere yerleştirilmesi, ekonomik sorunlardan ötürü Türkiye’ye göç edenlere de tabiki geri gönderilmesi daha uygun olacaktır. Türkiye zaten gereken yükü bugüne kadar hep almıştır. Nerden baksanız 4 milyonun üzerinde sığınmacı-göçmen nüfusu vardır Türkiye’de. Bunun çoğunluğu Suriyeli göçmenler oluşturuyor. 2. Büyük grubu Afganlı göçmenler teşkil ediyor, bu da 100-120 bin civarında olduğu söyleniyor. Son 2 ayda 10-15 bin civarında bir Afgan göçmenin Türkiye’ye giriş yaptığı söyleniyor. Bunlarla birlikte rakam 130 binlere yükseliyor. Bunların hepsi ile ilgilenmek çok zor bir şey. Ama içlerinde çok mağdur durumda olanların mağdur edilmesi de istenilen bir durum değildir. Hasta olanları, refakatçisi olmayan kadınları, çocukları, yaşlıları can tehlikesi ile gelenleri Cenevre Anlaşması şartlarına uygun olanlarının bir an evvel dosyalarının belirlenmesi ve gereken statüsünü sığınma başvuru sahibi olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda bir talebimiz bir ricamız vardır” ifadelerini kullandı.

“Göç sorununu yerinde, Afganistan’da çözmek en akılcı çözüm olur” 

Geçici barınma merkezleri kurulması yönünde Iğdır’da çalışma yapıldığını kaydeden Gül “Erzurum’da bin 500 kişilik bir geri gönderme merkezi var ancak doldu. Geri gönderme merkezlerinde dahi yer kalmadı. Bu insanlar, sokaklarda yollarda terminallerde kalıyorlar. Ellerindeki idari gözetim belgesi her gün göç idaresine uğramaları ve geri gönderme merkezleri boşaldığı zaman polis eşliğinde geri gönderme merkezine gönderilmeleri ve ardından tekrar Afganistan’a gönderilmeleri planlanıyor. Tüm bunlar olurken İran Türkiye’ye mültecileri göndermeye devam ediyor. Cenevre Anlaşması’nı imzalayan İran bu anlaşmanın maddelerine uymuyor onun için İran üzerinde de bir baskı kurulabilir. Temel insan ihtiyaçlarının neden esirgendiği neden görmezden gelindiğinin sorulması gerekir. Eğer yapılabilirse bu sorunu Afganistan’da çözmek en akılcı çözüm olur. Orda kalıcı bir barış sağlanması orda insanların can güvenliğinin sağlanması halinde bu insanlar göç etmek zorunda kalmaz. Bu sorun sadece Türk halkının ve Türkiye’nin problemi değil dünyanın sorunudur. Göç konusunda verdiği sözleri tutmayan Avrupa’ya karşı sınır kapıları açmak ve mültecilerin hedefledikleri yerlere gitmesini sağlamak gerekir. Türkiye tek başına bırakıldı. Sorun tıkanma noktasına gelmiştir” diye konuştu.

“Sığınmacıların mahcup olduğu kadar mağdur olduklarını da unutmayalım” 

Afgan mültecileri de anlamak ve empati yapmak gerektiğine vurgu yapan Gül, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
“Mağdur olmasa bunu yapmaz. Hiçbir Allah’ın kulu macera olsun diye böyle bir tehlikeye kendisini atmaz. Hicreti kemiklerine kadar yaşayan biri olarak vatan hasreti çekmenin, vatansız olmanın ne olduğunu en iyi bilenlerdenim. Muhacir birinin Ensarlara karşı ne kadar mahcup olduklarını ne kadar onlara karşı kendilerine karşı bir sığıntı gibi hissetmenin ne olduğunu çok iyi bilirim. Müslüman kardeşliği çoğu zaman maalesef sözde kalıyor. Kimse Türkiye’den başka sahiplenme konusunda bir adım atmıyorlar. Sığınmacıların çoğu Türkiye’ye geliyor. İyi kötü en iyi imkanı Türkiye sağlıyor. Bu konuyla ilgili İslam ülkeleri bir politika geliştirebilseydi ne Türkiye bu kadar zor durumda kalırdı ne de bu sorun bu kadar büyürdü. Eğer din kardeşliği varsa kardeşler birbirini düşünmeli ve kardeşler birinin derdi ile dertlenmeli ki bu sorun çözülsün. Aksi taktirde her şey lafta kalır. Sığınmacının mahcup olduğu kadar mağdur olduğunu unutmayalım. Onların sadece ve sadece ülkelerinde istemedikleri bir savaştan kaçtıklarını ve buralara geldiğini unutmayalım. Ülkelerindeki can güvenliğinin olmayışı nedeniyle burdalar. Onlar burada gündüz işlerinde oldukları zaman akşam evlerine ekmek götürmenin sevincini yaşıyor. Çünkü işteyken evlerinde çocukları eşleri öldürülmüyor. Onun huzurunu yaşıyorlar. Evdekiler de eşlerinin bir aksilik olmadıkça akşam eve sağ salim geleceğini biliyorlar. Bunun huzurunu yaşıyorlar. Afganistan’da bunlar imkansız. Çünkü evden çıktığınızda ne zaman nerde öldürüleceğiniz bilinmez. Aynı zamanda evdekilerin de başlarına ne geleceğini bilemezler. Bu çok kötü bir durumdur. Türkiye’nin gösterdiği ağabeylikten ötürü müteşekkiriz. İnşallah bu günler geçicidir. Bunlar bitecektir. Cenab-ı allah Türk halkından ve Trabzon halkından binlerce kere razı olsun. Onların bu hoşgörüleri ve kadirşinaslıkları olmasa biz bu işin altından kalkamazdık. Bu badireleri de birlikte kardeşçe atlatacağız. Türk ve Afgan dostluğu geçmişe dayalı bir dostluktur ve ebedi olarak devam edecektir.”  

Öner Seven-Ozan Köse
 

1982 yılında Tekirdağ’daki Rakoczi Müzesi’nin restorasyonunda inşaat işçisi olarak çalışan Ali Kabul, restorasyon çalışmaları sırasında Macarca öğrenmeye merak saldı. Restorasyon sırasında gayreti ve çalışkanlığı ile Macaristan görevlileri tarafından fark edilen Kabul, 36 senedir Rakoczi Müzesi’ne sahip çıkıyor. Gelen turistlere müze rehberliğinin yanında Türkiye’yi ve Tekirdağ’ı tanıtan Kabul, Macaristan’a giden Türklere de Macaristan hakkında bilgi verip, yeri geldiğinde tercümanlık yapıyor.

22 yaşındayken müzenin restorasyon işinde çalışmaya başladığını anlatan Ali Kabul, “1982 yılında Macar Müze Müdürlüğü elemanları bu müzeyi restore etti. O restorasyonda ben de burada işçi olarak çalışmaya başladım. Sekiz, dokuz aylık bir restorasyon çalışması oldu. Bu restorasyon süresince ben biraz meraklıydım. Bir yabancı dil öğrenme isteği vardı. Bunu bir nevi fırsat sayıp burada çabalayıp Macarca’yı öğrendim. Sekiz ay sonunda restorasyon bitince burada çalışır mısın diye sordular bana. Sürekli bir iş teklif ettiler. Ben de çalışırım dedim. Başladık, işte 1982 yılından bu yana ve 36 senedir burası bana emanet. Türk-Macar ilişkisi için önemli olan bu binayı, Macaristan Başkonsolosluğu adına korumaya gayret ediyorum” dedi.

Macar halk kurtuluş kahramanı II.Rakoczi Frençh’in yaşadığı ev olan müzenin Macarlar için önemine değinen Kabul, “Burası iki ülke ilişkileri açısından çok önemli. Bizim için Atatürk ne ise Macarlar için de Rakoczi öyle diyebiliriz. Macar tarihinin son 500 yıldır yetiştirdiği en önemli liderlerden bir tanesi. Bugün Macaristan’da her şehirde, her kasabada, her yerleşim yerinde bir büstü vardır ya da caddelere, okullara adı verilmiştir. Onun için Macarlar burayı çok önemsiyorlar, hatta bu yeri kutsal bir yer sayıyorlar. O nedenle burayı layıkıyla korumaya çalışıyorum” diye konuştu.

Müzenin iki ülke arasında kültürel bir köprü vaziyeti gördüğünü belirten Kabul, “Burada tek çalışıyorum. Bunun zorlukları var ama güzel tarafları da var. Burası bir köprü vaziyeti görüyor. Kültürel köprü en azından. Buraya birçok Macar büyüğü gelmiştir; başbakanlar, cumhurbaşkanları, onlara da Rakoczi buraya nasıl geldi, nerede, nasıl yaşadı anlatıyoruz. Ayrıca buradan da, Tekirdağ’dan da belediye başkanlarımız, valilerimiz zaman zaman Macaristan’a gitmiştir. Onlara da elimizden geldiği kadar ya rehberlik yapmışızdır ya da gittiklerinde nereleri görmeleri, nereleri gezmeleri gerektiğine dair yardımcı olmuşuzdur” dedi.  

İsmail Denizhan
 

Diş Hekimi Zafer Kazak, diş rengi tedavisi konusunda iki tip tedavi yöntemi bulunduğunu belirterek, “Bunlardan ilki dişhekiminizin muayenehanesinde daha hızlı sonuç alınan yöntemdir (Office bleaching), diğeri de eviniz de kendinizin uygulayacağı yöntemdir. (Home bleaching). Er:YAG lazer cihazları ile yeni geliştirilen Fotona TouchWhite el aleti ile yaklaşık 30 dakikada hassasiyet oluşturmadan beyazlatma sağlanabilir. Bu lazer dalga boyu çalışılan dokularda sadece 100 mikrometre emilim sağlar ve suda emilir. Bu sebeple beyazlatma jelinin en üst tabakasında emilerek derin tabakaya gitmeden jelin hemen aktif olmasını sağlar. Bu da işlemin hızlanmasını ve aynı zamanda dişte ısı oluşmamasını sağlar. Böylece işlem sonrası hassasiyet de alternatif yöntemlere göre en aza indirgenir” diye konuştu.
Sert doku lazerleri ile yapılan beyazlatma işleminde jel dentine gelmediği ve minede mikro çatlaklar olmadığı sürece ağrı oluşmayacağını anlatan Diş Hekimi Zafer Kazak, “Diğer yöntemlerde çok az bir hassasiyet duyulabilir ve genellikle bu durum 24 saat içerisinde geçer. Bunu gidermek için beyazlatma işlemi sonuna diş hekiminiz fluorid uygulaması yapabilir. Beyazlatma sonrası çay, kahve, sigara, kırmızı şarap, vişne suyu gibi dişi renklendirebilecek gıdalardan uzak durmakta fayda vardır. Genel ağız bakımına dikkat edilmesi de renklenmelerin tekrarlamasını önleyecektir” şeklinde konuştu.  

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci ile birlikte bu yıl Malatya’da 12’ncisi gerçekleştirilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu Tarım Teknolojileri, Makine, Hayvancılık ve Gıda Fuarını ziyaret etti. Burada fuar kapsamında Koyun Kırkım Yarışması ve Şenliği’ne katılan Bakan Fakıbaba, gıda, tarım ve hayvancılığın aslında koruyucu hekimliğin başlangıcı olduğunu belirterek, “Eğer sağlıklı ve güvenilir bir gıdanız varsa demek ki sağlıklısınız. Demek ki doktor ihtiyacınız da az olacaktır” ifadelerine yer verdi.

Gıdanın insan hayatında oldukça önemli olduğunu dile getiren Fakıbaba, görev yaptığı bakanlığın bu nedenle saygı duyduğu bir bakanlık olduğunu söyleyerek, “Çok fazla sorumluluğumun olduğunun farkındayım. Benim için üretici başımın tacıdır. Üretici olmazsa olmaz” şeklinde konuştu.

“Hayvan sayısını arttırmamız lazım”

Amaçlarının hayvan sayısını arttırmak olduğunu kaydeden Fakıbaba “Yoksa hayvanı dışarıdan getir, besle sonra kasaba gönder kes. Değil tabi. Biz anayı arttıracağız, bunu arttırdığımız zaman hayvan sayısını arttırmış olacağız. Bizim burada esasında en büyük eksikliğimiz bu. Benden önce arkadaşlarımız hayvan sayısını çok miktarda arttırmışlar. Ama 2002 öncesi insanlar normalde bir kişi 6,7 kilogram et tüketirken şimdi kişi başına düşen et miktarı 15 kilo. Yani 2002’de nüfusumuz 60 milyon iken şimdi olmuş 90 milyon. Hayvan sayımız artıyor, ama insanların et tüketiminin artmasından dolayı hayvan sayısı yeterli gelmiyor. Ne yapmamız lazım, hayvan sayısını arttırmamız lazım. İnşallah bu senenin sonuna kadar 250 bin düveden 100 bin tanesini özellikle küçük ve orta ölçeklere dağıtacağız” ifadelerini kullandı.

“Bu regülasyon hiçbir zaman yerli üretici için yapılan bir regülasyon değildir”

Yaklaşan Ramazan ayı nedeniyle et fiyatlarında bazı büyük firmaların spekülasyon yaptığını anlatan Fakıbaba, “Yanlış anlaşılmasın ama bir ikisi çıkıyor piyasaya, elinde 10 bin tane hayvanı var. Piyasadan 300 tane hayvan alıyor 28-30 liraya kilosunu, bir bakıyorsunuz ki fiyat olmuş 30 lira. Kendisi o zaman elindeki malın hepsini 30 liradan satıyor. Şimdi Allah var yani, bunu yiyecek olan benim 81 milyon vatandaşım var. Ben bunu düşünmek zorundayım. Ben burada garibana, fakir fukaraya ne diyebilirim arkadaş. Bunun hesabını ben öbür dünyada da vereceğim. Onun için bu regülasyon hiçbir zaman yerli üretici için yapılan bir regülasyon değildir. Bakın 500 bin kesimlik hayvan ithalatının önü açıldı özel sektöre. Bunu da yanlış yorumluyorlar. Sanki 500 bin hayvan hemen Türkiye’ye gelecek. Yok öyle bir şey. Bu nedir, Ramazan geliyor diye normalde bugün kesimliğe, mezbahaneye gönderilmesi gereken hayvanı göndermiyor. Diyor ki nasılsa yarın Ramazan ayı gelecek. Fiyatlar artacak. Normalde bugün kesime gidecek hayvanı göndermiyor, hayvan yağlanıyor ve piyasada et sıkıntısı olunca fiyatlar da yükseliyor. Kardeşim yapma bunu. AK Parti hükümeti buna müsaade etmez. AK Parti’nin Tarım Bakanı buna müsaade etmez” sözlerine yer verdi.

“Şimdi birbirlerine düştüler”

ABD öncülüğünde Batı ülkelerinin Suriye’ye operasyon yapmasına da değinen Fakıbaba, “Ellerindeki maşaların bir şey yapamayacağını anlayınca bu sefer kendileri birbirlerine düştüler. Birbirlerine füze atmaya başladılar. Günaydın. Bunların sonunun bu olacağı zaten belliydi. Onun için bizim çok güçlü olmamız lazım. Allah’ın izniyle biz bu birlik ve beraberliği sağladığımız müddetçe sizler bize destek verdiğiniz müddetçe bize Allah’tan başka hiçbirinin gücü yetmeyecektir” ifadelerini kullandı.

“Çiftçileri her zaman destekliyoruz”

Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci de çiftçileri her zaman desteklediklerini belirterek, “Bakanımız da kırsal kalkınmayı birinci önceliği arasında aldı ve her gittiği yerde kırsal kalkınmaya öncelik veriyor. Çünkü biliyoruz ki, kırsalda biz eğer vatandaşlarımızı memnun edersek, şehirde de memnun ederiz. Şehirde de memnun edersek Türkiye’de memnun ederiz. Üreten çiftçimizin her zaman yanındayız” ifadelerine yer verdi.
Malatya’da hayvan üretiminin artırılması gerektiğini de kaydeden Tüfenkci, daha sağlıklı koşullarda ve daha ucuz maliyetlerle hayvancılık sektörünün gelişmesini istediklerini söyledi. Malatya’nın bir tarım kenti olduğunu da kaydeden Tüfenkci, “Gücümüzün yettiği kadar biz çiftçimiz ve üreticilerimizin yanında olmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

Malatya Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği Başkanı İhsan Akın da birlik olarak her zaman yetiştiricilerin yanında olduklarını ifade ederek bu yıl ilk defa fuar kapsamında kuzu kırkım şenliği düzenlediklerini söyledi. Akın, yüzde yüz hibeli farkındalık projesi kapsamında Kalkınma Bakanlığı, DAP Bölge Başkanlığı ve Malatya Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı ile birlikte yaklaşık 100 adet kırkım makinesi dağıtacaklarını belirtti.

Konuşmaların ardından Bakan Fakıbaba, koyun kırkımı yaptı. Programda son olarak kırkım makinesi ve güneş enerjisi panel dağıtımı için kura çekimi gerçekleştirildi.  

Erdal Akbuğa

Edinilen bilgiye göre Gaziantep’in Şehitkamil ilçesi Cerityeniyapan Mahallesi‘ndeki 2 katlı evde çocukları, eş ve eşinin annesi ile birlikte yaşayan 23 yaşındaki Özlem K., henüz bilinmeyen bir nedenle alt katta oturan kaynanası Emine K. ile tartışmıştı. Gaziantep Büyükşehir Belediyesinde zabıta olarak çalışan eşi Cuma’nın evde olmadığı esnada meydana gelen tartışmanın ardından cinnet getiren iki çocuk annesi Özlem K., binada çocuklarının bulunduğu 2. kata çıkmış, mutfaktan aldığı bıçak ile 3 yaşındaki kızı Ayşe ile 5 yaşındaki oğlu Mustafa’yı defalarca kez bıçaklayıp, ikinci katın terasından kendisini aşağıya bırakmıştı. 

Oğlu sara hastası olduğu için 2 çocuğunu da öldürmüş 

Olayın ardından kaldırıldığı Ersin Arslan Devlet Hastanesi Mücahitler Ek Binasında tedavisi tamamlanan Özlem K., hastaneden taburcu edilmesinin ardından tekerlekli sandalye ile Gaziantep Adliyesine götürüldü. Sol ayak ve sağ kolunda kırıklar olan Özlem K.’nin, yüzünde yaralar da dikkat çekti. Özlem K. çıkarıldığı savcılık tarafından tutuklanma talebi ile nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Özlem K.’nin ifadesinde kaynanası ile tartışmanın ardından öfkelendiğini ve intihar etmeye karar verdiğini söylediği öğrenildi. İfadesinde 5 yaşındaki oğlu Mustafa’nın sara hastası olması nedeniyle kimsenin oğluna bakmayacağını düşündüğünü de kaydeden Özlem K.’nin kimseye yük olmaması için önce çocuklarını öldürüp, sonra da intihar etmeye karar verdiğini kaydetti. Bıçak darbeleri ile ağır yaraladığı çocuklarını kanlar içerisindeki halini görünce kendine geldiğini anlatan Özlem K.’nin yaptığından pişman olup, çocuklarını kurtarmaya çalıştığını kaydetti. Çocukların öldüğünü anlayınca şoka girdiğini belirten Özlem K.’nin, evde bulunan mektubu yazıp intihar ettiğini söylediği kaydedildi. 

Tekerlekli sandalye ile cezaevine 

Nöbetçi mahkemece tutuklanan kadın, sağlık raporu için Şehitkamil Devlet Hastanesine götürüldü. Özlem K., burada alınan raporun ardından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Yattığı hastaneden tekerlekli sandalye ile adli makamlara getirilen kadın, işlemlerinin tamamlandıktan sonra yine tekerlekli sandalye ile cezaevine götürüldü 

Mehmet Bulut – Abdülkadir Güneş
 

Fransa’da demiryolu grevinde hükümet ile sendikalar arasında dün yapılan görüşmenin iki taraf için olumsuz sonuçlandığı açıklandı. Bu durumda sendikaların grevleri hükümete karşı sertleştirebileceği söyleniyor.

Demiryolu sendikaları, hükümetin çözüm olarak ortaya sürdüğü teklifin “Maskelenmiş bir tuzak” olduğunu belirtip, hükümetin bu oyununa gelmeyeceklerini ifade etti. Grevcilerin hedef büyütüp, grevi genişletip pes etmeme yönünde kararlı olduklarını hükümete anlatmaya çalışacaklarını ve hükümetin sendikaların isteğine boyun eğmek zorunda kalacakları düşüncesinde oldukları kaydedildi. 

Demiryolu çalışanları temsilcileri ile hükümet arasındaki ilişkilerde iki tarafın orta yolu bulma konusunda kenara itilmiş olmadığı düşüncesi bulunsa da, Ulaştırma Bakanı Elisabeth Borne, demiryolu sendikalarını demiryolu reformuna karşı beş gün süren iki günlük grevden bu yana ilk istişare toplantısı için bir araya gelmelerinin ilk bakışta olumlu gözükmesine rağmen, finansman konusunda bazı gerçekleri sendika temsilcilerine anlatma imkanı bulmasının sevindirici olduğunu belirtti. 

Demiryolu çalışanlarının üyesi olduğu Genel İş Sendikası (CGT) Başkanı Laurent Brun, “Hükümetin bize sunmak istediği çok iyi maskelenmiş bir tuzak” diyerek hükümet tarafından ortaya konulan bir görüşü kınadığını açıkladı. “Grevi güçlendirmek, yükseltmek, sertleştirmek zorundayız” diyen sendika temsilcisi, grevi destekleyen diğer sendika temsilcilerine çağrıda bulundu ve Cumartesi günü saat 20.00’de başlayıp Salı günü 7.55’e kadar yapılacak grevin, hafta başı Salı-Çarşamba günü yapılan greve oranla daha da sertleştirilmesi gerektiğini vurguladı. 

UNSA Sendikası adına açıklama yapan Roger Dillenseger ise, “Hükümet bizi boğmaya çalışıyor. Anlaşma yönünde bizi zora sokuyor. Sosyal hareketin daha da zorlaşacağı bir durumdayız. Demiryolu işçileri Pazar ve Pazartesi günü yine gösteri yapma konusunda seferber olmak zorunda kalacaklar” dedi. 

CFDT Sendikası adına konuşan Didier Aubert ise, “Hükümetin kendi yöntemini gözden geçirmemesi halinde uzun soluklu çatışmaya başlayacağız. Grevi güçlendirmek, yükseltmek, sertleştirmek zorundayız. Bu hareketin nasıl organize edileceğini görmek için, genel kurulda tartışacağız ve ona göre bir durum belirleyeceğiz” diye konuştu.

İçişleri Bakanlığı, devletle vatandaş arasındaki karşılıklı iletişim ve güveni arttırmak, vatandaşların başvurularını sonuçlandırma sürelerini kısaltmak, vatandaş memnuniyetini arttırmak amacıyla geçen yıl “Milletin Kapısı” sloganıyla Açık Kapı Projesi’ni valiliklerde başlatmıştı. Proje kapsamında valiliklerde kurulan açık kapı birimlerinde vatandaş, özel eğitim almış çalışanlarca karşılanıyor, her konudaki talep, şikayet ve önerilerini valiliklere iletebiliyor. Batman, Şanlıurfa, Erzincan, Sivas, Aksaray, Konya, Eskişehir, Balıkesir, Antalya, İzmir, Kocaeli, Trabzon, Ordu, Çanakkale, Adana, Aydın, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, Mersin, Kayseri, Malatya, Manisa, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Muş, Rize, Sakarya, Samsun, Tekirdağ, Tunceli gibi illerin aralarında bulunduğu 52 il valiliğinde açık kapı büroları faaliyetine başladı. Bu yılın Haziran ayı sonunda kadar 81 ilin tamamında daha sonra da nüfus yoğunluğuna göre ilçe kaymakamlıklarında da açık kapı büroları hizmete geçecek.

Açık kapı bürolarına vatandaş, 17 konu başlığında 322 başvuru türünde müracaatta bulunabiliyor. Başvurular, yüz yüze, www.acikkapi.gov.tr adresinden ya da mobil uygulama üzerinden yapılabiliyor. İlerleyen dönemde ise KİOSKLAR ve Çağrı Merkezi üzerinden de müracaatlar alınabilecek. Başvuru yapan vatandaşların müracaatları elektronik sisteme kaydedildikten sonra ilgili birimlere yönlendiriliyor. Ayrıca açık kapı personelince valiliklere başvuruda bulunan şehit yakını, gazi, engelli, yaşlı, hasta vatandaşlara mihmandarlık hizmeti de veriliyor.

Başvurular 7 gün içinde sonuçlandırılıyor

Proje kapsamında başvuru yapanların talepleri 7 gün içerisinde sonuçlandırılıyor. Olumlu ya da olumsuz 7 günlük cevaplanma süresini geçen başvurular konularına, birimlerine, sorun alanlarına göre valilere veya İçişleri Bakanlığına gönderiliyor. Müracaat sahipleri sürecin her aşamasını kendilerine verilen başvuru numarasıyla internet üzerinden ve mobil telefonlarından takip edebiliyor. Proje kapsamında 15 Kasım 2017 tarihinden bugüne kadar 11 bin 569 başvuru alındı. Söz konusu başvurulardan 8 bini 300 olumlu şekilde sonuçlandırıldı. Yapılan başvuruların yüzde 72’si olumlu olarak çözümlendi. Hukuki veya fiili imkansızlıklardan dolayı olumlu ya da olumsuz cevap verilemeyen bazı başvuru sahipleri ise yönlendirilerek farklı çözüm alternatifleri sunuldu.

İçişleri Bakanlığı ayrıca 15 ilde başvuru yapan 256 vatandaşa telefon yoluyla memnuniyet anketi de yaptı. Ankette vatandaşların yüzde 90’ından fazlası hizmetten memnun olduklarını belirtti.

Açık kapı veri tabanında biriken başvurular iş zekası uygulamalarıyla analiz edilerek, ilin yoğunluklu başvuru türleri, sorun alanları, aksayan yönler, iyi uygulamalar, coğrafi, demografik ve sosyo-ekonomik açılardan tespit edilecek. Bu analizlerle yerel ve merkezi düzeyde yönetim politikaları ve yeni hizmet sunum teknikleri geliştirilecek. Açık kapılarda görev alan personelin kıyafet standartları İçişleri Bakanlığınca belirlenmiş olup, görev alacak personele kurumsal iletişim, halkla ilişkiler, kriz iletişimi, sözsüz iletişim, beden dili, imaj ve itibar yönetimi, diksiyon ve güzel konuşma, stres yönetimi gibi konularda eğitim veriliyor.  

Yağmur Yıldız