Bakan Eroğlu, memleketi Afyonkarahisar’da gerçekleştirilen “2017 yılı yatırımları ve 2018 yatırım hedefleri”nin değerlendirdiği bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Toplantıya Bakan Eroğlu’nun yanı sıra Vali Mustafa Tutulmaz, AK Parti Milletvekilleri Hatice Özkal, Ali Özkaya, Belediye başkanı Burhanettin Çoban, İl Genel Meclis Başkanı Salih Sel, AK Parti İl Başkanı İbrahim Yurdunuseven, ilçe ve belde Belediye Başkanları ile sivil toplum kuruluşları temsilcileri katıldı. Bakan Eroğlu, Termal bir otelde gerçekleştirilen toplantı sonrası gazetecilerin sorularını yanıtladı. Türkiye’nin su alanında yaptığı yatırımlar ile sadece yurda değil aynı zamanda Afrika’nın bir çok ülkesine de su götürüldüğünü ifade eden Bakan Eroğlu, “Hem sulama, hem arıtma tesisleri hem de içme suyu isale hatları yaptık, yapıyoruz ve büyük yatırımlar yaptık. Hakikaten şuanda dünyada her yere suyu ulaştıran bir hükümet var. Dünyada 2,5 milyar insan su sıkıntısı çekiyor. 1,5 milyar insanın suyu yok. Biz hatta sadece Türkiye’de değil Afrika’daki, oradaki insanlara da çünkü onlarda insan ve bizim anlayışımızda ‘bütün yaratılanı seviyoruz yaratandan ötürü’ bu yüzden Afrika’da 1 milyon 750 bin kişiye su götürdük. Yeterli mi? Değil ama diğer zengin devletlerin yani asırlardır onları sömüren ülkelerin bir daha vicdan sahibi olup ellerini ceplerine, cüzdanlarına atması gerekir diye düşünüyorum” dedi.

“Afrika’ya su ve gıda için yardım zamanı diye düşünüyorum”

Bütün dünyanın Afrika için gıda ve su alanında girişimlerde bulunması gerektiğini yenileyen Bakan Eroğlu şunları söyledi:
“Buradan bütün dünyaya çağrı yapıyorum. Afrika’da büyük susuzluk var, açlık var. Lütfen israf etmeyin tasarruflu kullanarak orada da yardım elini uzatın diyorum. Asırlardır sömürdünüz, ben orada Senegal’deki o insanların kaçırıldığı ve köle yapıldığı adayı görünce dehşete kapıldım. Dolayısı ile batı daima Afrika’yı sömürdü, şimdi Afrika’ya su ve gıda için yardım zamanı diye düşünüyorum. Özellikle vicdanların tamamen kuruduğu bir dünyada gönüllere su vermekten de pek bahsedilemiyor yani. Dünyada pek çok ülkenin Türkiye dışında vicdanları kurumuş dolayısı ile gönüllere su serpilemiyor. Ama yinede Türkiye, Gayri Safi Milli Hasıla başına dünyada en çok fakir ülkelere yardım eden ülke Türkiye. Milli geliri oranlamasak bile şuanda dünyada 3. sırada. Gerçekten bu gurur vesilemiz. İnşallah Türkiye çok daha büyüyecek ve gelişecek.”

“Biz bu seneyi de bu büyük kuraklığı da çok iyi bir şekilde atlatacağız”

Son olarak Türkiye’nin son 44 yılda yaşadığı kuraklık konusuna değinen Bakan Eroğlu, “Kuraklık için endişe etmeyin, bazı arkadaşlar çıkıyor ellerinde bilgi yok. Bütün teknoloji bizde dünyada ilk 6’ya giren teknolojiyi kurdum meteorolojiye. Eskiden elle okunurdu ve 1 hafta da Ankara’ya gelirdi. Şimdi dünyanın her yerinden cep telefonlarına yüklediğiniz zaman bütün Türkiye’nin, Afyon’da bütün ilçelerin hava durumunu dünyanın her yerinden görmek mümkün. Denizlerde hiç ölçüm yoktu. Artık Cebelitarık’tan, Hazar’a kadar bizden ölçülüyor ve soruluyor. Merak etmesinler inşallah biz bu seneyi de bu büyük kuraklığı da çok iyi bir şekilde atlatacağız Allah’ın izni ile ben buna inanıyorum. Tabi çalışmak bizden yardım, Tevfik Allah’tan” diye konuştu. 

Gökten Ceylan

Bahçeşehir Üniversitesi insan hakları kulübü ve uluslararası hukuk kulübünün düzenlediği, İnsan Hakları Haftası sebebiyle, ‘Bir insan hakkı olarak: Ötanazi’ etkinliği Bahçeşehir Üniversitesi Göztepe kampüsünde gerçekleşti. Etkinliğe Prof. Dr. Kadircan Keskinbora, Av. Muhammed Sulu, ve Av. Arzu Besiri katıldı.

İnsan Hakları Haftası etkinliğinde konuşan Av. Muhammed Sulu, “Temel hak ve özgürlükler ilgili olarak yaşama hakkı birinci kuşak haklardır. Herkesin yaşama hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı suçtan dolayı mahkemece infaz edilenin dışında hiç kimsenin hayatına kasten son verilemez. Bu geçerliliğin Avrupa’da geçerliliği kalmamıştır. Ötanazi ile bir insanın yaşamına son verdiğiniz zaman o insanın yaşama hakkının özüne dokunmuş oluyorsunuz” dedi.

“İnsanları topluma nasıl kazandırabiliriz”

Hekim dışında bu uygulama tanınırsa çok yanlış amaçla uygun olmayan şeylerle karşılaşacağını belirten Av. Muhammed Sulu, “Ötanaziyi kabul ettiğimiz zaman önümüzde birçok problem çıkıyor. Temel ötanazi durumunu kabul ettiğimizde bunu kim uygulayacak? Bir hekimin görevi bir hastayı tedavi etmektir. Görevi bir hastayı iyileştirmek olan bir hekim aynı şekilde yaşamına son verecek. Yani ciddi bir paradoks oluşturuyor. Eğer Ötanaziyi insan hakkı olarak kabul edilirse hiçbir hekim buna itiraz edemeyecek. Ötanazinin bir insan hakkı olmasını çok sakıncalı sonuçlar çıkaracağını düşünüyorum. Ötanazi uygulanan hastalar genellikle vücudunun tamamının felçli olan hastalar başkalarına muhtaç olarak yaşayan insanlar. Buradan çıkaracağımız sonuç ise yaşamak istemiyorlar çünkü başkalarına muhtaç olmak istemedikleri için. Bu konuyu bu kadar kavramsallaştırmak yerine bu insanları topluma nasıl kazandırabiliriz nasıl entegre olabilirliğini artırmak adına bir şeyler yapılabilir. Onlara haklarını daha iyi anlatabiliriz” dedi. 

Avrupa’da 120 milyon insanın kas ve iskelet sistemi hastalıklarına yakalandığını dile getiren Prof. Dr. Ahmet Özgül, giderek artan yaş ve obezitenin bu sayıyı daha da artırdığından da bahsetti. Prof. Dr. Özgül, eklem sorunları ile beraber kas ve iskelet sistemi ile diğer yapılarının tedavi edilmediği takdirde geri dönüşü olmayan hasarlara yol açtığını ifade etti.

YAŞAM KALİTESİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR

Artritin eklemlerin her türlü iltihabını kapsayan bir terim olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ahmet Özgül, özellikle iltihaplı veya iltihapsız kronik artritler ile kas ve iskelet hastalıklarının zamanında tedavi edilmedikleri takdirde hastaların günlük yaşam aktivitelerinin kalitesini düşürdüğünü belirtti. Artritin ayni zamanda yürüme, koşma, ev işleri, kişisel bakım ve iş hayatını da önemli derecede bozduğunu söyleyen Prof. Dr. Özgül, hatta özgürlük gelişimine varan olumsuz etkilerinin bulunduğunu ifade etti.

BAŞARILI TEDAVİNİN EN ÖNEMLİ ŞARTI ERKEN TANI

Tıbbi tedavi ve girişimlerin nispeten yetersiz olduğu dönemlerde artrite bağlı sorunların sıklıkla kaderin bir parçası olarak görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Ahmet Özgül, tedavi olanaklarının arttığı günümüzde romatizmal, kas ve iskelet sistemi hastalıklarının özür geliştirmeden tedavisinin en önemli şartının, tanının erken konulması olduğunu belirtti. Hem iltihaplı, hem de iltihapsız romatizmal, kas ve iskelet sistemi hastalıklarının, hastaların hekime zamanında başvurmaması kaynaklı olarak sıklıkla uzun süre tanısının konulamadığını söyleyen Prof. Dr. Özgül, açıklamalarına şöyle devam etti:

“Örneğin, fibromiyalji hastalarının 3/4‘ü tanı için ortalama 5 yıl beklemektedir. 5-10 yıl öncesine kadar ankilozan spondilitli bir hastaya uygun tedavi, semptomların başlangıcından ancak 7-8 yıl sonra başlanabiliyordu. Aynı şekilde romatoid artritte eklem hasarı ilk 6 ayda ortaya çıkabilir, oysa çoğu kez uygun tanı ve tedavi başlangıçtan 2-3 yıl sonra olabilmektedir. Romatoid artrit tanısı ilk 3 ay içinde konulan kişilerde hastalık önemli derecede tedavi edilebilmektedir” dedi.

Bu yıl “Geç Kalma” ve “Bugün İletişime Geç” sloganları ile artritle ilgili farkındalık oluşturmak, romatizma, kas ve iskelet sorunlarının erken tanı ve tedavisini teşvik etmek amacıyla kampanyalar yapıldığını söyleyen Prof. Dr. Ahmet Özgül, tedaviye erken veya doğru zamanda başlanamadığı takdirde kişinin yaşam kalitesinin ve fiziksel yeteneklerinin olumsuz etkileneceğini, hatta çalışma hayatı ve tedavi maliyetleri nedeniyle sosyal yaşam ve kişisel/devlet bütçesine önemli yükler bineceğini sözlerine ekledi.

Türk Toraks Derneği, Türkiye’deki hava kirliliğine dikkat çekmek için “İstanbul’da Hava Kirliliği ve Akciğer Sağlığı Sempozyumu” düzenlendi. Sempozyumda hava kirliliğinin yıkıcı sonuçları ve sağlığa etkileri, Türkiye’nin havası en kirli il ve ilçeleri açıklandı. Sempozyum öncesi hava kirliliğinde farkındalık oluşturmak için Bisikletliler Derneği işbirliği ile “Sağlığımız İçin Pedal Çeviriyoruz” sloganıyla toz maskeleri takmış ve siyah balon taşıyan bisikletliler, İstanbul Kongre Merkezi girişi önünden başlangıç yaparak sempozyumun yapıldığı otelin önüne kadar bisikletleriyle geldi. Sempozyum katılımcıları tarafından alkışlarla karşılanan bisikletliler, ellerindeki siyah balonları havaya uçurdular.

Sempozyuma, Dünya Sağlık Örgütü Temsilcisi Dr. Annette Prüss-Üstün, Avrupa Göğüs Derneği Temsilcisi Bert Bruneekref, Türk Toraks Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. A. Fuat Kalyoncu, Sempozyum Eşbaşkanları; Doç. Dr. Haluk Çalışır ve Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, Sempozyum Bilimsel Komite Başkanı Prof. Dr. Hasan Bayram, Sempozyum Dış İlişkiler Sorumlusu Prof. Dr. Elif Dağlı, Türk Toraks Derneği Eski Başkanı Prof. Dr. Sedat Altın, Sempozyum Sosyal Organizasyon Sorumlusu Doç. Dr. Osman Elbek ve çok sayıda basın mensubu katıldı.

“En çok kirliliğin olduğu şehirlerimiz; Iğdır, Muş, Bursa, İstanbul, İzmir ve Ankara”

Sempozyumda konuşan Doç. Dr. Haluk Çalışır, “Geçtiğimiz son 1 yıl içerisinde Türkiye’deki hava kirliği durumuna bakmak üzere Çevre Bakanlığının verileri üzerinden bir çalışma yaptık. Burada partikül madde 10 (PM10) diye tanımladığımız, her türlü yanma faaliyeti ile ortaya çıkabilen toz diye tanımlayabildiğimiz mikroskopik partiküller var. Bunlar nefes alımı ile doğrudan solunum yollarına giren partiküller. Bunların yaptığı hastalıklar, akciğer kanseri, KOAH, kalp krizleri, inme ve felçler gibi hastalıklar. Türkiye’de yaptığımız ölçümlerde Dünya Sağlık Örgütü’nün kriterlerine baktığımızda sadece Rize’de belirlenen limitin hemen kenarında bir sonuç gördük. Bunun dışındaki bütün illerde Dünya Sağlık Örgütü’nü limitinin üzerinde kirlilik söz konusu. En çok kirliliğin olduğu şehirlerimiz Iğdır, Muş, Bursa, İstanbul’da; Göztepe ve Esenyurt, İzmir’de; Gaziemir ve Bayraklı, Ankara’da Kayaş ve Sıhhıye. Bu illerde oldukça yüksek sevilerde kirlilik söz konusu. Türkiye’de yılda yaklaşık 30 bin insan hava kirliliğine bağlı olarak hayatına kaybetmekte. Bu 1 yılda trafik kazasında ölen insanların yaklaşık 6-7 katını oluşturmakta” şeklinde konuştu.

“Hava kirliği insanların bir takım hırsları yüzden oluyor”

Prof. Dr. A. Fuat Kalyoncu, “Akciğer kanseri, astım, KOAH, zatürre gibi hastalıklar uğraşıyoruz. Baktık ki bütün bu hastalıkların ana sebebi hava kirliliğinde toplanıyor. Sadece Türkiye’nin değil dünyanın en önemli sorunlarından bir tanesi; hava kirliliği. Bunu Türkiye’de temizlemeye çalışalım ama bu yetmiyor. Komşunuzun kirliliği size, sizin hava kirliliğiniz komşunuza geliyor ve havayı bozabiliyor. O nedenle Dünya Sağlık Teşkilatı ve Avrupa Parlamentosu’nun bu konuda karar belirleyicisi olan Avrupa Solunum Derneği ile beraber bugün bir araya gelerek sempozyumu yaptık. ‘Artık Yeter’ sloganımızı sadece Türkiye’ye değil, dünyaya da söylemek istiyoruz. İnsanların sağlıklı olabilmeleri için temiz bir hava soluması lazım. Hava kirliği insanların bir takım hırsları yüzden oluyor. Biz rahatlıklar temiz enerji kaynaklarını kullanırsak kirlilik sorunu zaman içinde ortadan kalkacak. Hava kirliliği sadece doktorların, bilim adamlarının, politikacıların değil, bütün insanlığın en önemli sorunlarından bir tanesi. Herkesi bu konuya sahip çıkması lazım” diye konuştu.

“Dünyada 6,5 milyon kişi her yıl hava kirliği nedeniyle ölüyor”

Dünyada 6,5 milyon kişinin her yıl hava kirliği nedeniyle öldüğünün altını çizen Dr. Annette Prüss-Üstün, “Bunların 3 milyonu açık havada bulunan kirlilik nedeniyle ölüyor. Dünyanın yüzde 92’si güvenli olmayan havayı soluyor. Türkiye orta derecede hava kirliliği olan bir ülke. Dünya Sağlık Örgütü olarak hava kirliliğini, halk sağlığı aciliyeti ilan etmiş durumdayız. Hava kirliliği, ilkim değişikliğine de etkilerde bulunmaktadır. Acilen yaşam tarzımızı değiştirmemiz lazım. Enerji kaynaklarımızı yeniden değerlendirmemiz lazım. Özellikle toplu taşıma ile ilgili kararlarımızı yaşarken almamız gerekiyor. Bütün bu önerilerimiz toplantıda dile getiriyoruz. Ayrıca web sayfamızda bu önerileri yayınlıyoruz” açıklamasında bulundu.

Avrupa Göğüs Derneği Temsilcisi Bert Bruneekref ise şöyle konuştu:

“Avrupa Solunum Derneği, bir bilimsel dernek. Avrupa’nın en önemli derneklerinden birsi. Bilim derneği olmamamıza rağmen Brüksel’de Avrupa Birliği kademesinde hava kirliliğini engellemek için lobi faaliyetleri yürütüyoruz. Emisyonların sınır değerlerini bilimsel çalışmalarla buluyoruz ve yanlış değerlerin tekrardan düzeltilmesini sağlıyoruz. Klasik kirleticiler dediğimiz, nitrik oksit, kükürt oksit ve metan gibi kirleticilerin yanı sıra tarımda çok kullanılan amonyakın da havaya katılarak bir kirletici olduğunu ve bununla ilgili mücadeleleri sürdürüyoruz.” 

Yakın Doğu Üniversitesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, NEU3D Laboratuvarı, Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim dalından Doç. Dr. Bahar Kaymakamzade ile birlikte beyin bilgisayarlı tomografi görüntüsünden alınan insan kafa yüzeyinin 3 boyutlu yazıcı ile basımının bire bir olarak gerçekleştirildiği belirtildi. Bu modeli kullanarak Elektronörofizyoloji programı öğrencilerine eğitim verilmeye başlandı. Üçboyutlu (3D) yazıcı ile üretilen kafatasının öğrencilere teorik bilginin ötesinde birebir olarak sınırsız sayıda deneme yapma şansı verdiği kaydedildi.

Yakın Doğu Üniversitesinin Eğitim Tecrübeli Avrupa’da Anlatıldı…

Nöroloji uzmanı Doç. Dr. Bahar Kaymakamzade, Haziran ayında Amsterdam’da gerçekleştirilen Avrupa Nöroloji Akademisi Kongresinde “EEG eğitiminde üç boyutlu baskı ile üretilen kafatası modeli” başlıklı sözel sunumu ile üniversitenin eğitimdeki tecrübelerini Avrupa’daki akademisyenlere aktardı.

Sunumda 3 boyutlu yazıcının tıp ve eğitim alanlarındaki kullanım alanları, 3 boyutlu modelleme ve yazmanın nasıl yapıldığı ve NEU3D Laboratories bünyesindeki aktiviteler resim ve videolarla dinleyicilere anlatıldı. Ülkemizde ilk olan NEU3D Laboratuarlarında doktorlar, akademisyenler ve mühendisler birlikte çalışılarak öğrenci/asistan/hasta eğitimi için modeller, ameliyatlarda kullanılan araçlar, protezler ve deneysel hayvan çalışmalarında kullanılan materyallerin üretildiği aktarıldı.
 

Mumyalama tekniği ilk olarak Mısır’da başlamış

Mumya bölümünün Türkiye’de ilk ve tek olarak Aksaray Müzesinde oluşturularak sergilendiğini belirten Aksaray Müze Müdürü Yusuf Altın, ilk mumyalama tekniğinin Mısır’da başladığını kaydetti. İnsana olan saygıdan mumyalama tekniğinin ortaya çıkarıldığını belirten Müze Müdürü Altın, “Mumyacılık Aksaray ilinde Türkiye Cumhuriyetindeki müzeler içerisinde tek mumya bölümü olan müzemiz Aksaray Müzesidir. Bu biliyorsunuz ki mumya sistemi insana olan saygıdan dolayı insanın çeşitli fiziksel ve kimyasal faaliyetlerle o kişiye olan saygıdan dolayı onun abideleştirilmesi tekniğidir. Bunun ilk başlangıcı Mısır’da başlamış. Mısır’daki insanları mumyalayarak ama Anadolu’daki mumyalama sistemi tamamen Mısır’dan farklı bir mumyalama sistemi vardır. Türkler Orta Asya’dayken de mumyalama tekniklerini kullanmaktaydı. Neden? Bizim Türklerin yazlıkları ve kışlıkları vardı. Kışlıklardaki vefat edenler iç organları alınır, bal mumu eritilerek insan vücudunun üzerine sürülür ve iç organları çıktıktan sonra tekrar kışlık bölümüne getirilir. Yazlık da vefat edenler de ana yurtlarına getirilir orada defin işlemlerine devam edilir” dedi.

İnsan ve hayvan mumyaları 10 ve 12’inci yüzyıllara ait

Aksaray Müzesinde sergilenen 8 adet yetişkin insan, bebek ve kedi mumyasının Aksaray bölgesinde yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarıldığını belirten Müze Müdürü Altın, “Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle birlikte özellikle bu mumyalama tekniği de devam etmektedir. Özellikle 2. Kılıçaslan da burada şehit olmuştur. 2. Kılıçaslan da burada iç organları Kılıçaslan Türbesi’ne defnedilerek kendisi Konya’daki Alaaddin Tepesi’ne mumyalı bir şekilde defnedilmiştir. Bizim bölgemizdeki mumyalar ise özellikle Ihlara Vadisi’nde bulunan kiliselerden çıkmıştır. Diğer bir önemli merkez de Akhisar’da bulunan Çanlı Kilise çevresindeki mumyalar var. Bu mumyaların da tarihlenmesi bin yıllarına tarihlenmektedir. Özellikle 10’uncu, 11’inci ve 12’inci yüzyılda bu mumyalama tekniği yoğun olarak kullanılmıştır” şeklinde konuştu.

Sahibi tarafından sevilen kedi de mumyalanmış

Mumyalama tekniğinin saygı duymak ve abideleştirmek amaçlı ortaya çıktığına dikkat çeken Müze Müdürü Altın, “Buradaki önemli mumyalarımızdan bir tanesi de bizim kedi mumyamızdır. Bu kedi mumyamız da sahibi tarafından çok sevildiği için bir mumyalama, bal mumuyla mumyalanarak korunmaktadır. Mumyalarımız burada bakanlığımız tarafından yaptırılan özel vitrinlerde korunarak sergileniyor. Sergimizde şu ada 8 tane mumyamız vardır. Kazılarda çıktığı zamanda mumyalarımızın artması muhtemeldir” dedi. 

Yasin Can

4 Eylül Kültür ve Sanat Etkinlikleri kapsamında düzenlenen Sivas 6’ıncı Kitap Günleri’ne katılmak üzere kente gelen eski bordo bereli ve güvenlik uzmanı Mete Yarar ile Gazeteci Nedim Şener, Buruciye Medresesi’nde düzenlenen söyleşide okuyucularıyla buluştu. Burada konuşan eski bordo bereli ve güvenlik uzmanı Mete Yarar, Türkiye’nin birçok terör örgütü ile mücadele ettiğini belirterek, “Geçen sene itibariyle terör örgütünün güvenlik güçleri tarafından öldürülen militan sayısı 10 bin, geçmişte bu rakam terör örgütünün mensubu olduğu silahlı militan en yüksek olduğu dönemlerde bile 4 bin 500 ile 5 bini geçmemiştir. Biz bu yıl aynı PKK’yı aynı süreçte bitirdik. Bitmemesinin nedeni ise sorunun artık sadece Türkiye olmaması. Suriye’ye baktığımızda 40 bin tane silahlandırılan militan var. Müttefik olduğumuz söylenen insanların desteklediği bir örgütle uğraşıyoruz. 40 bin kişinin silahlandırılması organize edilmesi ve eğitilmesi bildiğiniz bir ordu metodudur. Bu hale getirilen yeri biz sadece terör örgütü diye mi tanımlayalım. Yoksa Türkiye’ye karşı devletlerarası açılmış bir terör organizasyonu olarak mı tanımlayalım. Benim tercihim ikinci tercihim. Biz şu an PKK terör örgütüyle uğraşmıyoruz, FETÖ ile uğraşmıyoruz, DHKP/C ile uğraşmıyoruz, DEAŞ ile uğraşmıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın söylediği gibi Türkiye’ye saldırmaya hazır beka mücadelesi verdiğimiz devletlerle uğraşıyoruz. Bunu bu şekilde gördüğümüzde bir ülke sorunu olarak görür ve çözeriz” dedi.

Şener: “İnsan FETÖ ile işbirliğinden utanır”

Gazeteci Nedim Şener ise, “Türkiye’de muhalif kesimlerin AK Parti ile mücadele etmek için zaman zaman ittifak bazı müttefik sahibi olduklarını görüyorum. Ben kendi düşüncelerimle bir partinin cemaatle işbirliği içinde olduğunu söylüyorum. Niye söylüyorum bunu onların elinde olduğunu bildiğimiz bazı belgeleri bir süre sonra o siyasi partinin yetkililerinde görüyorum. Siyasi partiye baktığımızda bu belgeleri meclisteki konuşmalarda yayınlıyorlar. İşbirliği yapıyorlar ve insan bu işbirliğinden utanır. 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan olgu ile bizim cemaat diye tabir ettiğimiz grubu insanları katleden büyük bir terör örgütü olduğu gerçeğidir. O süreçten sonra Türkiye’nin önemli partilerinden bir tanesini onlar ile ilişkilendirmek bana doğru gelmez. Bunu CHP’liler de AK Parti içinde yaptığı zaman 15 Temmuz-17 Aralık sonrası ve öncesi dönem içinde söylüyorum, hepimizin cemaat diye yazdığı o dönemlerde bir türlü silahlı terör örgütü diyemediğimiz, silahsız terör örgütü olur mu diye herkesin düşündüğü dönemlerde herkes ilişkiler kurmuş” diye konuştu.
Konuşmaların ardından Mete Yarar ve Nedim Şener’e Vali Yardımcısı Mehmet Nebi Kaya ve Belediye Başkan Yardımcısı Ahmet Özaydın tarafından çeşitli hediyeler verildi. 

Türkiye’de orman yangınlarının doğal sebepler ve insan eliyle çıktığını belirten Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey, insan faktörünün önemine değinerek, “Ülkemizde meydana gelen orman yangınlarının yüzde 90’ının sebebi insan” dedi. İnsanların daha duyarlı olması durumunda orman yangınlarının azalacağının altını çizen Karacabey, yangını etkileyen meteorolojik faktörler içinde rutubet, sıcaklık ve rüzgar olduğunu söyledi. Karacabey, son zamanlarda hava sıcaklıklarının yükselmesi ve rutubetin azalması, ardından çıkan rüzgarın çok tehlikeli olduğunun altını çizdi. Orman yangınları için alınan tedbirleri anlatan Karacabey, “Türkiye çapında yangın gözetleme kuleleri var. 24 saat ormanları gözetliyoruz. 161 kulemizde kameralı gözetleme sistemimiz var. Duman algılandığı zaman buradaki merkezimize uyarı veriyor, buradan arkadaşlarımız en yakın ekibi harekete geçiriyor. Yangın Yönetim Merkezi, Orman Genel Müdürlüğünün yangın söndürme çalışmalarının beyni. Yangın söndürmede görevli bütün araçlarımızın hareketlerini takip ediyoruz. Yangının çıktığı yere en yakın ekibimiz nerede, yangının aciliyet, hassasiyet arz eden kısmını görüp ekipleri buradan sevk ve idare ediyoruz. Meteorolojik verileri değerlendirerek risk haritamızı belirliyoruz ve orman yangınları açısından riskli bölgeleri belirleyip, ekiplerimizi teyakkuz haline geçiriyoruz” diye konuştu.

2017 yılının yangın bilançosu açıklandı

“Başka bir amaçla kullanılmış bir metrekare alan yok”

Tartışma konusu olan yanmış orman alanları konusuna da açıklık getiren Karacabey, “Türkiye’de yangın görmüş, sonrasında başka bir amaçla kullanılmış bir metrekare alan yok. Çıkan haberler gerçeği yansıtmıyor. Anayasanın gereği ormanlık alanlar daraltılamaz. ‘Yangın görmüş sahalarda aynı yıl içinde saha hazırlığı yapılır ve ağaçlandırılır’ hükmü vardır. Bunun aksi bir durum söz konusu değildir. Yangın görmüş bütün orman alanları saha hazırlığı yapılıp ağaçlandırıldı” şeklinde konuştu.

“2017 yılında şuana kadar bin 694 orman yangını çıktı”

Orman yangınlarının bir doğal tarafı, bir de insan eliyle çıkan yangınlar olduğunu belirten Karacabey, vatandaşların pikniklerini mesire alanları içinde yapmalarını, ormanlık alanlarda ateş yakmamalarını isterken, köylülerin temizlik amacı ile yaktıkları anızların da yangınlara sebep olduğunu belirtti. Karacabey, “2017 yılında şu ana kadar bin 694 orman yangını çıktı, bin 724 adet kırsal alanda, yani orman dışında yakılmış ateşe müdahale ettik. Oradaki ateşe müdahale etmezseniz rüzgarın etkisi ile ormanlık alana sıçrıyor ve büyük felaketlere yol açıyor” dedi.

“Orman yangını ile mücadelede en önemli faktörlerden birisi erken müdahale etmektir” açıklamasında bulunan Karacabey, bin 694 orman yangını içinde bin 630 yangını 10 hektardan küçük alanlarda yakalayarak hapsettiklerini, bunun da erken müdahale ile gerçekleştiğini söyledi.

Antalya’da 2 gündür süren yangın

Yangın Yönetim Merkezinin nasıl çalıştığını anlatan ve Antalya’nın Aksu ilçesi Karaöz Mahallesi’nde yaklaşık 2 gündür devam eden orman yangınına ilişkin bilgi veren Karacabey, “Dün saat 02.30 sıralarında yangın çıktı, 02.45’ten itibaren ekiplerimizle birlikte müdahale ettik. Bu bölgede 4 uçak, 13 helikopter, 78 arazöz ve 430 personelimizle beraber bu yangına müdahale ediyoruz. Dün saat 02.45’ten itibaren arkadaşlarımız aralıksız olarak yangına müdahale ediyorlar” dedi.  

Derya Yetim

Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Prof. Dr. İsmail Aytaç sorumluluğunda 40 kişilik ekiple Milattan Önce 8. Yüzyılda Urartu Krallığı tarafından yapılan Harput Kalesi’nin iç kazıları devam ediyor. Kazı çalışmalarında şu ana kadar yüzyıllar öncesine ait bir çok materyal ile birlikte dikkat çekecek detaylar da ortaya çıkıyor. Son kazı çalışmalarında iç kalenin güney surunun 2 metre kuzeyinde kuşatma sırasından öldüğü tahmin edilen bir askere ait olabileceği düşünülen insan iskeleti bulundu.

Kazı alanında çıkartılarak koruma altına alındığı öğrenilen insan iskeletinin Osmanlı’nın Yavuz dönemindeki savaştan önceki zamana ait olduğunun tahmin edildiği, yapılacak çalışma ile kesinlik kazanacağı bildirildi.

Kazı sırasında ilginç durumlarla karşılaştıklarını belirten Kazı Başkanı Prof. Dr. İsmail Aytaç, bahar ayında başlayan güney surları restorasyon ve kazı çalışmaları sırasında surun 2 metre kuzeyinde yarım insan iskeletine rastlandıklarını söyledi.

“ASKER OLDUĞUNU TAHMİN EDİYORUZ”

İskeletin sağ ayak kısmının yarısının olmadığını ve yüzüstü şekilde konumlanmış şekilde bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Aytaç, “Bu normal bir defin şekli değil. Hiçbir kültürde böyle bir defin şekli yok. Kuşatma sırasında ölmüş bir askerin o haliyle toprak yığıntısı altında kaldığını tahmin ediyoruz. Dönemsel olarak şuan ön çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Fakat en son Osmanlı’nın Yavuz döneminde kalenin kuşatma söz konusu olduğuna göre ondan sonraki zamana ait değil. Daha eski bir tarihteki asker olduğunu tahmin ediyoruz. Genç ve erkek bir iskelet olduğu zaten anlaşılmaktadır. Tabi kalenin farklı yerinde sarayın önünde de 2 yıl öncesindeki kazılarda yine yarım bir ceset çıkmıştı. Bunları da inceleme altına aldık” dedi.

Kazılara devam ettikçe bu tür durumlarla karşılaşacaklarını dile getiren Aytaç, “İç kaleler, savaşta fetih edilince ya da karşı taraf tarafından alınınca şehir alınmış durumuna geliyor. İç kalelerin savunması önemlidir. Zira kalenin güneyindeki milattan önce 2 bin 200’lü tarihlere ait bir kabartmada da bir kalenin kuşatması anlatılmaktadır. Kalede esir edilen insanlar tasvir edilmekteydi. Orada kabartmaya yansımış olan durumun gerçek objesi olan yarım iskelete rastladık. Bunlar bilimsel olarak da birbirini tamamlayan ve dikkat çekici unsurlardır” diye bilgi verdi.

Kamil Can Kılıç

Müslümanların hür bir şekilde hiçbir kısıtlamaya tabii olmaksızın kutsal mekanları olan Mescid-i Aksa’da ibadetlerini yapmak istemeleri en doğal hakları olduğunu söyleyen Sapan, “Öncelikle Mescid-i Aksa’nın bir sosyal statüsünü anlayabilmek gerekiyor, Mescid-i Aksa aynı zamanda Hazreti Süleyman mabedi olarak da bilinen çok büyük bir alandır. Bu alan içerisinde Kubbet-us Sahra ve Mescid-i Aksa ismiyle iki cami, Hazreti Peygamber Efendimiz (sav)’in Burak atını bağlamış olduğu büyük bir ahır var. Özelikle o bölgede yaşayan insanların sosyal yaşamlarını idame ettirdikleri, inançları gereği gibi yaşadıkları, pikniklerini yaptıkları ve yemeklerini yedikleri oldukça büyük bir yaşam alanıdır. Bilindiği üzere bu alanda Hazreti Peygamber Efendimiz (sav), Berat gecesi buradan arşa çıkıyor. O yüzden Kubbet-us Sahra biz Müslümanlar için oldukça önem arz eden bir yer burayı bu şekilde ele aldığımız zaman sadece Filistin’deki Müslümanlar için değil bütün dünya Müslümanları için ortak bir dinin yaşadığı bir bölgede ve ciddi bir lokasyondur” dedi.

“Hükümetimiz tarafından da bu konuda yoğun bir çalışma var”

Gerek Türkiye’de ki anayasal düzen gerekse Türkiye’nin ve İsrail’in de taraf olduğu Uluslararası Lahey Sözleşmesi, İnsan Hakları Beyannamesi ve Uluslararası sözleşmelerde din ve vicdan özgürlüğünün rahatça yaşamaları gerektiği noktasında bir çok kural ve kaide olduğuna dikkat çeken Sapan, “Şimdi bu mevcut durumda yaşanan tablo insan hakları hak ve özgürlüklerine çok büyük bir darbedir. Din ve vicdan özgürlüğüne çok büyük bir darbedir. Mevcut durumun Türkiye’nin de yoğun diplomasisiyle siyaset alanında çözülmesi sevindiricidir. Burada yapılması gereken ki hükümetimiz tarafından da bu konuda yoğun bir çalışma var. Birleşmiş Milletler nezdinde söz konusu mabedin Uluslararası bir koruma altına alınmasıdır. Umarız hükümetimizin de desteğiyle bu proje gerçekleşmiş olur ve böylece Müslümanlarımıza yönelik yapılan bu eziyette ortadan kalkmış olur” diye konuştu.