Çocukluktan ergenliğe geçişi engelleyen bir metabolizma hastalığı olan Kallmann Sendromu, Kallmann Platformu tarafından Türkiye’de bu alanda ilk kez gerçekleştirilen farkındalık konferansı ile ele alındı. Konferansta tüm dünyada pek çok hastanın, hastalığa ilişkin bilinirliğin olmaması ve toplumsal / psikolojik nedenlerle gerekli tedavinin alınamadığı ifade edilerek Kallmann Sendromu hakkında detaylı anlatım gerçekleştirildi. Ben Kallmannım kitabıyla Kallmann Sendomu hakkında akıllardaki soru işaretlerine cevap bulunmasını sağlayan ve aynı zamanda kendisi de Kallmann hastası olan Yönetmen-Yazar Abdurrahman Uygur Öztürk de konferansa katılım gösterdi. Öztürk, konferansta yapmış olduğu konuşmasında Kallman Sendromu olduğunu öğrendiği süreci ve bu süreci nasıl değerlendirdiğini anlattı. Kallmann Sendromunun yanı sıra bilinen diğer nadir hastalıklara da değinilen konferansta, Tıbbi Genetik Uzmanı Prof. Dr. Uğur Özbek, “Nadir Hastalıklar: Bir Toplum Sağlığı Sorunu” başlıklı sunumuyla Türkiye ve dünyada görülen nadir hastalıklar hakkında bir sunum gerçekleştirdi.

 

 

 

“Hastalığımı 25 yaşımda öğrendim”

Kallmann Sendromu’nun sadece Türkiye’de değil dünya genelinde de bilinirliğinin pek fazla olmadığını ifade eden Abdurrahman Uygur Öztürk, bu hastalığın normal insanların yanı sıra doktorlar tarafından da pek fazla bilinmediğini söyleyerek, Kallmann Sendromu hakkında kendi yaşantısı üzerinden bilgilendirmelerde bulundu. Öztürk, “25 yaşıma gelene kadar hastalığımın ne olduğunu bilmiyordum. Hastalığımın bilinmemesi nedeniyle ‘Ben eksik yaratılmıştım’ eziklik psikolojisiyle büyüdüm. Bu süreçte Hollanda’ya gitmiş olmam hayatımı değiştirdi. Orada ilk defa 2006 yılında Kallmann Sendromu olduğumu öğrendim. Sonrasında ise çok doğru bir tedavi ile kendimi değiştirdim” dedi.

“Kallmann hastaları kendilerini gizliyor”

Gerçekleştirdikleri Kallmann Sendromu konulu konferansla aslında nadir hastalık olarak adlandırılan hastalıklara karşı bir farkındalık oluşturmak istediklerini de belirten Öztürk, “Bu doğrultuda yapmış olduğumuz çalışmalarla yurt dışından oldukça ilgi gördüm. Kallmann Sendromu ve diğer nadir hastalıklar ile ilgili hala anlayamadığım birçok konu var. Kalman Sendromu’nda görülen etken yalnızca cinsel organda gelişimin olmaması değildir. Bununla birlikte birçok etkeni de vardır. Cinsellik söz konusu olduğunda çevrede bu durum olağan karşılanmıyor. Bu sendromu yaşayan insanlar da genellikle kendilerini gizlemeyi tercih ediyorlar. Ben bu hastalığı yaşayan biri olarak kendimi ifade ettim. Ancak benim çevremde dahi bu sendromu yaşayan, kendisini gizleyenler ve utananlar var” şeklinde konuştu.

“ ‘Normal bir insan değilim’ algısı oluşuyor”

Bu sendromun fiziksel olduğu kadar psikolojik etkileri de olduğuna değinen Öztürk, “Bu sendromu yaşayan insanlarda topluma karşı kendisini eksik hissetme durumu görülüyor. ‘Normal bir insan değilim’ algısıyla psikolojik çöküntü başlıyor. Sonuç itibariyle ben kendime baktığımda aslında hep bir korkuyla büyüdüğümü gördüm. Dolayısıyla bu konferansı gerçekleştirmemizdeki en büyük neden, bu sendromu daha iyi anlamak ve topluma anlatmaktır. Bu sendromu yaşayan biri olarak ben de en az doktorlar kadar bu sendrom hakkında bilgi sahibi olup, insanlarla bu bilgi paylaşımını sağlamak istiyorum. Hastalığımla ilgili bir kitap yazarak ‘Ben Kallmannım’ diye haykırdım. Kitabımda Kallmann Sendromunun ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Bunun yanı sıra bu sendromun bana neler getirdiğini de yine kitabımda anlattım” ifadelerinde bulundu.

“Bizi biz yapan farklı olmamızdır”

Kallmann Sendromu olduğunu açıkladığında nasıl tepkiler aldığından da bahseden Öztürk, süreç içerinde birçok Kallmann Sendromu yaşayan insanlarla iletişime geçtiğini de kaydederek, “Kitabımı yayınladıktan sonra çok güzel mesajlar aldım. Aldığım mesajlarda sosyal medyada farklı hesaplar açarak, kendi isimlerini kullanamayan ve Kallmann Sendromu olduğunu söyleyenlerde var. Ancak hala kendilerini gizleme ihtiyacı duyuyorlar. Bununla birlikte kitabımı okuyup, cesaret bulduklarını söyleyenlerden de mesajlar alıyorum. Bunların arasında ‘Başka bir insan olduğumu anladım’ diyenler de var. Ben kitabımda ve bu alanda gerçekleştirdiğim tüm etkinliklerde şunu vurguluyorum: ‘Bizi biz yapan farklı olmamızdır.’ Bunu her fırsatta ifade ediyorum. Hastalara bu hastalığı bir dezavantaj olarak değil avantaj olarak algılamalarını öneriyorum. Bunun yanı sıra Türkiye’ye baktığımızda ise bu sendromu yaşayan hastalar ortaya çıkmaktan çekiniyor. Türkiye’de şuan ne kadar Kallmann hastası var bunu bilmiyoruz. Ancak doktorlarla da yaptığımız araştırmalar neticesinde bunu ortaya koyacağız. Ayrıca kurmuş olduğumuz Kallmann Platformu’unda da Kallmann hastalarıyla iletişim halindeyiz” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Kallman Sendromu, ergenlik başlangıcının gecikmesi veya yokluğu ile birlikte, sırasıyla, hipozomi veya anosmi diye bilinen, koku alma özelliği veya yokluğu ile kendini gösteren tıbbi bir durumdur. İkincil cinsel gelişim ve olgunlaşmadan sorumlu cinsel hormonlarının yetersiz üretimini içeren bir hipogonadotropik hipogonadizm türüdür. Bununla birlikte erkek hastalardaki belirtileri olarak çoğunlukla mikro penis olarak bilinen özellikle küçük bir penis ve inmemiş testisler ve normal ergenlik çağında, yüz, kasık ve vücut kıllarının büyümesinin azlığı şeklinde kendini gösterir. Kadın hastalarda ise ergenlik normal yaşta menstrüel (adet döngüsü) başlamazlar ve göğüs gelişimine dair çok az veya hiç kanıt yoktur.
 

1982 yılında Tekirdağ’daki Rakoczi Müzesi’nin restorasyonunda inşaat işçisi olarak çalışan Ali Kabul, restorasyon çalışmaları sırasında Macarca öğrenmeye merak saldı. Restorasyon sırasında gayreti ve çalışkanlığı ile Macaristan görevlileri tarafından fark edilen Kabul, 36 senedir Rakoczi Müzesi’ne sahip çıkıyor. Gelen turistlere müze rehberliğinin yanında Türkiye’yi ve Tekirdağ’ı tanıtan Kabul, Macaristan’a giden Türklere de Macaristan hakkında bilgi verip, yeri geldiğinde tercümanlık yapıyor.

22 yaşındayken müzenin restorasyon işinde çalışmaya başladığını anlatan Ali Kabul, “1982 yılında Macar Müze Müdürlüğü elemanları bu müzeyi restore etti. O restorasyonda ben de burada işçi olarak çalışmaya başladım. Sekiz, dokuz aylık bir restorasyon çalışması oldu. Bu restorasyon süresince ben biraz meraklıydım. Bir yabancı dil öğrenme isteği vardı. Bunu bir nevi fırsat sayıp burada çabalayıp Macarca’yı öğrendim. Sekiz ay sonunda restorasyon bitince burada çalışır mısın diye sordular bana. Sürekli bir iş teklif ettiler. Ben de çalışırım dedim. Başladık, işte 1982 yılından bu yana ve 36 senedir burası bana emanet. Türk-Macar ilişkisi için önemli olan bu binayı, Macaristan Başkonsolosluğu adına korumaya gayret ediyorum” dedi.

Macar halk kurtuluş kahramanı II.Rakoczi Frençh’in yaşadığı ev olan müzenin Macarlar için önemine değinen Kabul, “Burası iki ülke ilişkileri açısından çok önemli. Bizim için Atatürk ne ise Macarlar için de Rakoczi öyle diyebiliriz. Macar tarihinin son 500 yıldır yetiştirdiği en önemli liderlerden bir tanesi. Bugün Macaristan’da her şehirde, her kasabada, her yerleşim yerinde bir büstü vardır ya da caddelere, okullara adı verilmiştir. Onun için Macarlar burayı çok önemsiyorlar, hatta bu yeri kutsal bir yer sayıyorlar. O nedenle burayı layıkıyla korumaya çalışıyorum” diye konuştu.

Müzenin iki ülke arasında kültürel bir köprü vaziyeti gördüğünü belirten Kabul, “Burada tek çalışıyorum. Bunun zorlukları var ama güzel tarafları da var. Burası bir köprü vaziyeti görüyor. Kültürel köprü en azından. Buraya birçok Macar büyüğü gelmiştir; başbakanlar, cumhurbaşkanları, onlara da Rakoczi buraya nasıl geldi, nerede, nasıl yaşadı anlatıyoruz. Ayrıca buradan da, Tekirdağ’dan da belediye başkanlarımız, valilerimiz zaman zaman Macaristan’a gitmiştir. Onlara da elimizden geldiği kadar ya rehberlik yapmışızdır ya da gittiklerinde nereleri görmeleri, nereleri gezmeleri gerektiğine dair yardımcı olmuşuzdur” dedi.  

İsmail Denizhan
 

Burdur kent merkezinde hurdacılık yapan Aşır Öztürk, bir akademisyenden kömür sobası ve fırın benzeri eski eşyaları satın aldı. Hurda olarak aldığı sobanın kullanılabilir durumda olduğunu gördükten sonra bir ihtiyaç sahibine vermek isteyen Öztürk, sobayı kimse almayınca iş yerine getirdi. Sobanın içinden gelen sesler üzerine içini açan Öztürk, poşete konulmuş vaziyette metal çay kutularında 100 adet altın buldu. Manzara karşısında şaşkınlığını gizleyemediğini anlatan Öztürk, kardeşleri ve eşiyle görüştükten sonra altınları hurdayı aldığı kişiye teslim etti.

Hurda olarak satın aldığı sobayı kime verdiyse almadı

Yaşadığı durumu anlatan Öztürk, “Burdur Menderes Mahallesi’nde bir arkadaş ‘hurdalarım var, gel al’ diye telefon etti. Oraya gittiğimde, hurda olarak soba ve fırınları aldım. Sobaya baktığımda kullanılabilir durumdaydı. Ben de sürekli gittiğim bir kahvehaneye giderek, orada ihtiyaç sahibi olanlara sobayı satmayı teklif ettim. Sonra geldim, kız kardeşime ‘al bu sobayı kullan’ dedim, o da ‘istemem’ dedi. Sobayı kimse almayınca dükkana geldik, bir garibana veririz belki diyerek kenara ayırdım” dedi.

İçinden ses gelince, açtı ve altınları buldu

Kimsenin istemediği sobayı iş yerine getirdikten sonra içinden gelen sesle bir şeyler bulunduğunu fark ettiğini dile getiren Öztürk, o anları şöyle anlattı:

“Sobayı indirirken içinden sesler gelince sobayı açtım. İçerisinden dirsekler ve 2 tane poşet çıktı. Kat kat sarılmış bir poşetti. Bir kenara attım, sonra geri aldım, içinde ne olduğunu görmek için açtım. İçinden metal çay kutuları ve küçük altın kutuları çıktığını gördüm. Altınları aldım ve bir kenara koydum. Sonrasında kardeşlerim ve eşimle görüştükten sonra sahibine vermeye karar verdik.”

“Sobayı aldığım kişi, bir poşet altın olduğunu söylediğimde şok oldu”

Sobanın sahibine ulaştıktan sonra hurda aldığı eve tekrar gittiğini belirten Öztürk, soba sahibinin de durumdan habersiz şekilde şok olduğunu anlattı.

Soba sahibinin, altınların babası tarafından konulmuş olabileceğini ifade ettiğini söyleyen Öztürk, “Soba aldığım kişiye, ‘içinde değerli bir eşyanız var mıydı?’ dedim. ‘Bilmiyorum ama belki babam falan koymuş olabilir’ yanıtını verdi. Sobanın içinden bir poşet altın çıktığını söyleyince o da şok oldu. O anda ‘Allah razı olsun, böyle insanlar var mıydı?’ dedi, başka bir şey diyemedi. Onun da durumdan haberi yokmuş. Sonra öğrendik ki altın, hurdayı aldığım kişinin babasının yıllarca yaptığı birikimmiş. Götürdüm, teslim ettim” ifadelerini kullandı.

Ortaya çıkan altınların babasına ait olduğu öğrenilen ve ismini vermek istemeyen akademisyen ise, hurda işletmesine gelerek Öztürk’e duyarlılığı için teşekkür etti.

Feti Kılıç 

 

Bakan Arslan, İspanya’nın Barselona şehrinde düzenlenen GSMA Dünya Mobil Kongresi 2018’de düzenlenen fuara ilişkin açıklamalarda bulundu. Her yıl şubat ayı sonunda düzenlenen ve 4 gün süren Dünya Mobil Kongre’sine Türkiye’den GSM operatörlerinin, servis sağlayıcıların ve Bakanlığın katıldığını belirten Arslan, özellikle 4,5G uygulamasına geçtikten sonra ülkelerin hedefinin 2020’de 5G’ye geçmek olduğunu ifade etti.
Arslan, Türkiye olarak 5G’ye geçen öncü ülkelerden olmak istediklerini vurgulayarak, standart belirleme de dahil kural koyucu ülkelerden olmak istediklerini kaydetti.

Türkiye’nin 2020’de 5G’ye geçiş hedefi

Türkiye’nin 2020’de 5G’ye geçiş hedefini hatırlatan Arslan, bu isteklerin söylemle olmadığını, eylemlerde bulunulması, araştırmalar yapılması, ürünler geliştirilmesi ve geliştirilen ürünler sonucunda böyle bir uygulamayı hayata geçirebilmek gerektiğini anlattı.

Arslan, kongrede Türkiye olarak özellikle bu sene geniş katılımla yer alınmasının sebebinin bu olduğunu vurguladı. 5G’ye geçiş sürecinde çok ciddi projeler ve ürünler geliştirildiğini belirten Arslan, bu ürünlerin de buradan dünya pazarına sunulduğunu bildirdi.

Kongrede, dünyada neler yapıldığının, sektörün gelişiminde Türkiye’nin nasıl daha iyi yer alabileceğine ilişkin değerlendirme şansının yakalandığına dikkat çeken Arslan, bundan sonra da çok daha güçlü bir şekilde burada yer alınacağını ifade etti.

Türkiye olarak katma değeri yüksek ürünlerin pazarlanabilmesi halinde 2023 ve sonraki hedeflere ulaşılabileceğini kaydeden Arslan, bu konuda bilişim sektöründe, BTK’nın da olduğu alanda katma değeri yüksek ürünleri ihraç edebilir duruma gelmek istediklerinin altını çizdi.

4,5 G uygulaması konusunda gelinen noktanın memnuniyet verici olduğunu vurgulayan Arslan, büyük şehirlerde erişilen kapasiteyi, kırsalda da vatandaşın ayağına götürmek için Evrensel Hizmet Fonu’nu kullanarak birçok uygulama yaptıklarını aktardı.

Özellikle nüfus yoğunluğunun az olduğu yaklaşık 4 bin yerleşim yerinde çalışmaların devam ettiğini sözlerine ekleyen Arslan, “Hedefimiz 2023’e giderken en az bu kadar daha uygulama yapmak” açıklamasında bulundu.
Dünyadaki uygulamalarına iştirak etmek adına birçok yere gidildiğini ve bilgi paylaşımında bulunduklarını bildiren Arslan, “Oralara gitmişken elbette ki bilişim altyapısını test edebilme şansı yakalıyoruz. Türkiye bu konuda ciddi mesafe almış durumda. Eskiden başka ülkelerden destek isteyen, bilgilerini paylaşmalarını isteyen Türkiye’den, bugün tam tersine teknolojimizin ve geldiğimiz konumunun hakkını veren ve bizden destek isteyen ülkeleri görüyoruz. Bu bizi memnun ediyor ama şımartmaması gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Sektörün farklı bir atak içerisinde olması için önünü açmak istediklerini de kaydeden Arslan, “Fuarda gezerken Türk firma temsilcileriyle yaptığımız sohbetlerde orta ve küçük ölçekli şirketlerimiz de 100 milyon dolara varan yazılımlar dahil, ürünler ihraç ediyorlar. Bu Türkiye’deki sektörün büyümesi, yerlileşmesi ve millileşmesine bağlı olarak küçük ölçekli şirketleri desteklememizden kaynaklı” dedi.

“Hedefimiz yıl sonuna kadar bütün kurum ve kuruluşların hizmetini e-Devlet’e taşımak”

Türkiye olarak bilişim, portal ve e-ticaret sektöründe başka coğrafyalara açılabilme ve işbirliği yapabilme şansı yakaladıklarına dikkat çeken Arslan, e-Devlet alanında ciddi mesafeler alındığını, 10 yıldır her yıl üzerine koyarak işlem yapabilir hale gelindiğini anlattı.

e-Devlet Kapısı’nda 36,5 milyon kullanıcının, 418 kurum ve kuruluşun 2 bin 800 işlemini yapabildiğini bildiren Arslan, hedeflerinin yıl sonuna kadar bütün kurum ve kuruluşların hizmetini e-Devlet’e taşımak olduğunu vurguladı.

Mustafa Apaydın
 

Her yıl Şubat ayının son günü, dünya üzerinde yaklaşık 350 milyon kişiyi etkileyen nadir görülen hastalıklara dikkat çekmek amacıyla ’Dünya Nadir Hastalıklar Günü’ olarak kabul ediliyor. Dünyada nadir olarak görülen hastalıkları arasına 2014 yılında Avusturya’da yapılan genetik tetkikler sonucu IL-21 eksikliği de girdi. Tokat merkeze bağlı Çamlık köyü muhtarı Şahin Görmez ve Neriman Görmez çiftinin 6 çocuğundan en küçüğü olan Tuncay Görmez bu hastalığı nedeni ile zor günler geçiriyor. Hastalığı nedeni ile 3 ayda bir defa Ankara’ya giderek tedavi gören Görmez, 2 aylık iken yakalandığı hastalığın pençesinden kurtulmaya çalışıyor. Bağışıklık sisteminin zayıf olması nedeni ile toplum arasına, sokağa çıkamayan Görmez, zamanın büyük bir kısmını evde geçiyor. Havaların iyi olduğu günlerde annesi ile bakkala gidebilen ve sadece hastaneye gideceği zaman evden çıkabilen Görmez, arkadaşı olmamasının üzüntüsünü yaşıyor. Hastalığının gelişimini etkilemesi nedeni ile 15 yaşında olmasına rağmen 22 kg ağırlığında ve 1 metre 20 santimetre boyunda olan Tuncay, özel mama ile besleniyor. Eğitim hayatına 6’ncı sınıftan sonra devam edemeyen Tuncay, liseyi dışarıdan okumaya çalışıyor.

YAŞITLARI GİBİ KOŞUP OYNAMAK İSTİYOR

Yaşıtları gibi koşup oynayabilmek isteyen Tuncay, tedavisi için yardım yapılmasını beklediğini belirterek, “Biran önce iyileşip dışarı çıkarak arkadaşlarımla top oynamak istiyorum. Ev can sıkıcı oluyor, kitap okuyorum. Dışarı çıktığımda rahatsızlanıyorum, hastanelik oluyorum. Cumhurbaşkanım ve Başbakanımdan yardım etmesini istiyorum.” dedi.

Kardeşinin rahatsızlığı nedeni ile zor günler geçirdiklerini ifade eden ağabey Arif Görmez, “Tuncay çok küçük yaşlardan beri hasta. Sık sık hastalanıyor. Büyüklerimizden kardeşimin sağlığına kavuşması için yardım bekliyoruz. Tuncay, 15 yaşında ama 7-8 yaşında çocuk gibi görünüyor. Hastalığı nedeni ile büyümesinde gelişme olmadı” diye konuştu.

Anne Görmez, oğlunun sürekli rahatsızlandığını ifade ederek, “Halsiz, ishal oluyor devamlı. 3 ayda bir defa Ankara’ya götürüyoruz tedavi için. Kalabalık ortamlara giremiyor, evden çıkamıyor. Tek isteğimiz biran önce sağlığına kavuşması” ifadelerini kullandı.

Yüz, parçalar bütünüdür. Ve bütün olarak değerlendirilmelidir. Burun, Boğaz, Baş ve Boyun Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Yusuf Orhan Uçal, profil estetiği olarak bilinen profiloplasti cerrahi ile ilgili açıklamalarda bulundu. Hayattan zevk almanın ilk koşulunun ‘kendini sevmek’ olduğunu söyleyen Op. Dr. Yusuf Orhan Uçal, “Kendini sevmek ise dış görüntünüzden memnun olmakla başlar. Sevmediğiniz, memnun olmadığınız, fiziksel olarak kusurlu bulduğunuz bir uzvunuz var ise estetik cerrahi imdadınıza yetişir ve istediğiniz görüntüye kavuşmanıza yardım eder. Yüzde oluşan herhangi bir orantısızlığın yüzün bütününü etkiler. Profiloplasti, yüz profilinde burun, alın, elmacık kemikleri, kaşlar, yanaklar, dudaklar ve çenenin birbiriyle uyumlu hale getirilmesi işlemidir” dedi.

Yüz estetiğinde temel hedefin doğal görünüm

Op. Dr. Uçal, estetik planlamasının kişiye özel olarak, tüm yüz ve boyun yapılarının birbirine olan uyum ve oranı değerlendirilerek yapıldığını belirterek, diğer estetik uygulamalarında olduğu gibi yüz estetiğinde temel hedefin doğal görünüm elde etmek olduğunu açıkladı.

Yüz profilinde alın-burun-çene üçgenindeki dengenin dikkate alınması gerektiğini dile getiren Uçal, yüzdeki tüm organların ve yüz yapısının birbirine uyumu ve orantısı için hekimlerin yüz estetiğini bir bütün olarak ele alması, alın, burun, çene ve elmacık kemiklerini kapsayan planlama ve işlem yaparak yüz genelinde orantılı bir estetik yakalaması gerektiğine dikkat çekti.

Op. Dr. Yusuf Orhan Uçal, profiloplasti ameliyatlarının burun estetiği (rhinoplasti), çene estetiği (mentoplasti), üst göz kapağı estetiği (blefaroplasti), alın ve elmacık kemikleri estetiğinden bir ya da birkaçını kapsadığını belirtti.

Burun estetiği (Rhinoplasti)

Uçal, “Burundaki şekil bozukluklarını düzeltmek, burun etini almak ve burun kıkırdağındaki düzensizliklere müdahale etmek gibi sebeplerle yapılan rhinoplasti ameliyatında bu iş için özel geliştirilmiş keskiler kullanılır. Bu ameliyatlarda yalnız şekil bozuklukları değil aynı zamanda burun içindeki kemik eğrilikleri (septum deviasyonu) de düzeltilir” dedi.

Çene ameliyatı (Mentoplasti)

Çene ucu geride olan kişilerde çene ucu protezleri, yağ enjeksiyonu ya da dolgu uygulamalarının yapılabileceğini ifade eden Op. Dr. Uçal, çene ucu uzun olan kişilere ise törpüleme işleminin gerçekleştirebileceğini ifade etti.

Üst göz kapağı estetiği

Op. Dr. Yusuf Orhan Uçal, “Üst göz kapağı derisinde bollaşma genellikle ilerleyen yaşlarda kasların incelmesi nedeniyle başlar. Alın ve kaşlarda aşağı doğru sarkmalar göz kapağının da bollaşmasına neden olur. Bu durum kalıtımsal nedenlerle daha genç yaşlarda da görülebilir” diyerek, üst göz kapağı ameliyatlarına alın ve kaşların orantısal hesaplamalarından sonra karar verildiğini dile getirdi.

Alın ve elmacık kemikleri estetiği

Belirginleşmesi istenen elmacık kemiklerinin için ağız içinden girilerek yanaklara implant yerleştirildiğini, bu implantların bazen elmacık kemikleri üzerine dikildiğini vurgulayan Uçal, implant yerine kişinin kendi dokusunun da enjekte edilebileceğini ifade etti. 

Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde yaşayan 45 yaşındaki Remziye Humartaş, 11 yaşında ayakçı olarak başladığı tekstil sektöründe 32 yıl sonra patronluk koltuğuna oturdu. Sektörde geçen sürede çok sıkıntılar çektiğini birkaç kez erkek ortaklarla iş yeri açma denemelerinin olduğunu ancak başarısızlıkla sonuçlandığını ifade eden Humartaş, en sonunda kendi iş yerini açmaya karar verdiğini ve kendi öz kaynaklarıyla iş elbiseleri diken bir atölye açtığını belirtti. Tekstil sektörü çalışanlarının yaklaşık yüzde 70’inin kadınlar olduğunu ancak tekstil sahiplerinin hep erkekler olduğunun altını çizen Humartaş, kadının kendine güvenmesi halinde her şeyi başarabileceğini kaydetti.

“Çocukluğumdan beri bu sektörde çalışıyorum”

Çocukluğundan beri tekstilin içinde olduğunu söyleyen Humartaş, “Ortacılıktan, ayakçılık diyoruz biz ona oradan başladım. Çocukluğumdan beri yaptığım bir iş, 11 yaşında başladım. Atölyelerde çalıştım ondan sonra ihracat üzerine çalıştık ve sonrasında da tekrar atölyelere döndük. En son 2014 yılında kendi iş yerimi açmaya karar verdim. Önce farklı iki ayrı ortaklık yaşadım. En son kendi başıma açmaya karar verdim ve 1 yıldır kendi başıma atölye açtım. Kendi öz kaynaklarımla hiçbir destek almadım. Şuanda 4 kadın arkadaşla çalışıyoruz. Bu şekilde işi sürdürüyoruz” dedi.

“Kadının patron olabileceğini toplum çok fazla kabullenmiyor”

İlk devraldığı iş yerinin iş elbiseleri ürettiğini ve orada çalıştığı için kendisinin iş elbiseleri üretimine başladığını belirten Humartaş, “Her şeyi bir arada çalışmak biraz daha mantıklı. Yeleğinden elbisesine kadar, doktor, hemşire elbiseleri, her kalem her kumaştan çalışma olabiliyor. Montundan su geçirmez peştamalına kadar hepsini yapabiliyorsunuz. İlk başladığımda müşteri gelmişti hesabı kestik, anlaştık. Fiyatta anlaştık tam peşinatı vereceği sırada ‘Patronunuzla görüşebilir miyim? Onunla görüşeceğim ondan sonra’ dedi. Neden diye sorduğumda ‘Son kararı onunla vermek istediğini’ söyledi. Sürekli karşılarında erkek patronlar görmeye alıştıkları için o noktada ‘Patron benim, anlaştığın kişi de benim’ dedim. ‘Erkek patronun yok mu?’ dedi ben de ‘Erkek patron yok’ dedim. Bu aklımda sürekli kalan bir şey. Kadının patron olabileceğini toplum çok fazla kabullenmiyor. Ondan dolayı zorlu bir süreç yaşıyoruz” diye konuştu.

“Kadının eve kapanması çok büyük bir iş kaybıdır”

Tekstil sektöründe çalışanların çoğunun kadınlardan oluştuğunu ifade eden Humartaş, birçoğunun da küçük yaşlarda bu sektöre girdiğini ancak evlilik sonrası çoğunun ev hanımı olmayı tercih ettiğini belirtti. Humartaş, “Tekstil sektöründe çalışanların yüzde 70’i kadındır. Birçoğu da küçük yaşlarda bu işe başlıyor ama evlilikten veyahut belirli bir dönemden sonra bu işi bırakıyorlar. Aslında değil, herkesin nasıl okul okuyup veya olgunlaştığı bir süreci olduğu gibi çok iyi makineci, çok iyi iş çıkarabilecek yine kadınlardır. Bir süreçten sonra pasifize oluyorlar. Bence bu çok iyi bir iş kaybıdır. Kadınlar evlerinden ziyade hem çalışıp hem de evlilik de yapabilirler. Ama evlendikten sonra tümüyle kendilerini evliliğe ve ev kadınlığına adadıkları için toplumdan aslında kendilerini soyutluyorlar. Gerçekten kadınlar çok daha farklı şeyler üretebilirler. Tek bir kalem çalışabilir. Tek bir kalem çalışırsa binlerce ondan üretebilir ve çok fazla eleman da gerekmez. En fazla bir 5-6 elemanla istediği şeyi yapabilir” ifadelerini kullandı.

“Önce Türkiye’ye daha sonra ihracata açılacağız”

Kendi iş yerini ilk açtığında sadece yerel bir işletme düşündüğünü kaydeden Humartaş, şimdi TSE belgesini alıp dünyaya açılmak için planlar yaptığını vurguladı. Humartaş, şunları söyledi:
“İlk başladığımda küçük bir yer ya da sadece Diyarbakır’a hitap etmek, Diyarbakır sınırları için çalışmak gibi planlarım vardı. Ama bugün TSE belgesini alacağım. Benim amacım biraz daha büyümek. Büyürken de hayali büyümek değil, gerçek anlamda ciddi adımlarla ilerlemek. Bölgeye hitap etmek istiyorum. Bölgeden sonra ise Türkiye’nin her yerine mal verebilecek hale geleceğiz ondan sonra kesinlikle ihracattır.” 

Ejder Ediz Işık – Murat Başal
 

Bakan Arslan, partisinin Antakya İlçe Kongresine katılmak üzere geldiği Hatay’da ilk olarak Hatay Valiliğini ziyaret etti. Ziyarette Bakan Arslan şeref defterini imzaladı. Bakan Arslan, Hatay Valiliğinde yaptığı ziyarette, Afrin’de Zeytin Dalı Harekatına katılan Mehmetçik ve Özgür Suriye Ordusunda şehit olanlara Allah’tan rahmet diledi.

Bu toprakların kolay bir şekilde bizlere vatan olarak bırakılmadığını ifade eden Bakan Arslan, “Güvenlik kuvvetlerimiz, Mehmetçiğimiz, ister içeride ister dışarıda bataklıkları kurutmak adına istikbalimiz ve istiklalimiz için mücadele ederken gözünü kırpmadan şehit olmaya giderken bize de düşen onlara her türlü desteği vermek ancak aynı zamanda bu ülkeyi mamur etmek imar etmek adına durmadan gece gündüz çalışmaktır. Arkadaşlar ile bu bilinçle hareket ediyoruz. Tekrar Mehmetçiğimizde, sınır ötesinde Afrin’de Zeytin Dalı Harekatı’nda başarılar, muvaffakiyetler dilerken, elbetteki şehitlerimiz oldu, yine olacaktır. Bu topraklar kolay bir şekilde bize vatan olarak bırakılmadı. Ecdat şehit olarak, şehit kanı ile sulayarak bıraktı. İnşallah bu vatanı sonsuza kadar, ilelebet yaşatmak adına da biz yine şehit olacağız. Yine şehit olmayı göze alacağız. O yüzden Mehmetçiğimizden şehit olanlar var, onların hepsine rahmet diliyoruz. Ailelerine, ülkemize, milletimize başsağlığı diliyoruz. Herkeza Özgür Suriye Ordusunda da yine Mehmetçikle kol kola orada çarpışırken şehit olanlar var. Onlara da rahmet diliyoruz” dedi.

Hassa Tüneli

Bakan Arslan, Hassa Tüneli’nin Ovit ve Zigana’dan sonra Türkiye’nin üçüncü en büyük çift tüplü iki gidiş iki geliş yolu olacağını kaydetti. Projenin Hatay’ın plakasına denk olduğunu vurgulayan Bakan Arslan, “Bütün bu projelerin sıcak asfalt yapılması, bölünmüş yol yapılması, standartlarının yükseltilmesi çok çok önemli. Antakya’nın etrafı dağlarla çevrili, ovasının ne kadar verimli olduğunu biliyorsun ama hedef pazarlarına erişmesi de bir o kadara önemli. Dolayısıyla sadece Hassa ilçemizi, sadece Antakyamızı değil Kilis’i, Gaziantep’i, Osmaniye’yi hatta Gaziantep’in de daha doğusunu veya kuzeydoğusunu düşünürseniz bütün o güzergahtaki trafik hareketliliğini Hassa üzerinden Dörtyol’a oradan da deniz aşırı ülkelere erişebilmesi çok çok önemli idi. Geçen yıl Cumhurbaşkanımızla da geldiğimizde o konuda talimatı aldık. Bir an önce bu projeyi hayata geçirin diye. Nitekim kilometrelik bir yol, Hatay plakasına denk. Bu yolun 19 bin 260 metrelik kısmı 4 tane tünelden oluşuyor. Üstelik iki geliş iki gidiş olarak düşünürseniz çift tüp 38 buçuk kilometre tünel yapmış olacağız bu güzergah üzerinde ve en uzunu 12 bin 400 metrelik bir tünel olacak ki, Ovit ve Zigana’dan sonra Türkiye’nin üçüncü en büyük çift tüplü iki gidiş iki geliş yolu olmuş olacak” diye konuştu.
Bakan Arslan’a AK Parti Hatay milletvkelleri Orhan Karasayar, Fevzi Şanverdi, Mehmet Öntürk, Hacı Bayram Türkoğlu ve AK Parti Hatay İl Başkanı İbrahim Güler eşlik etti.
Ziyaretten sonra Bakan Arslan ve beraberindekiler AK Parti Antakya İlçe Başkanlığı kongresine geçti.

Satuk Buğra Güney – Adem Karagöz 

Bakan Soylu, çeşitli temaslarda bulunmak üzere geldiği Denizli’de partisinin Merkezefendi 2. Olağan Merkez İlçe Kongresi’ne katıldı. Kongrede konuşan Bakan Soylu, Suriye’de 2 bin kilometrelik sınırda huzur oluşturduklarını ifade etti. Azez, Cerablus, Marel’de kaymakamların olduğunu ifade eden Bakan Soylu, “3,5 milyon Suriyeli bugün Türkiye’dedir ve biz bu millet olarak başımızın üstüne taç ettik. Ama nasıl Cerablus’ta, Marel’de, Azez’de, El-Bab’da, 2 bin kilometrelik sınırda oluşturduğumuz huzur ile biz büyük bir milletiz. Biz onlara benzemeyiz. Ben İçişleri Bakanı olarak söylüyorum, Azez’de, Crablus’ta, Marel’de bugün kaymakamımız var, emniyet müdürümüz var, bugün jandarma komutanımız var ve orada tesis ettiğimiz huzur ile birlikte orada yüz bine yakın insanın tekrar kendi toprakları ile buluşmalarını, o çocukların annelerinin, babalarının, dedelerinin hatıraları ile buluşmasını sağlayan biziz, biz büyük bir milletiz” dedi.

“Acaba bunlar bu memlekete mensup mu”

Konuşmasında daha sonra Türk Tabipler Birliği’nin, Afrin konusundaki açıklamalarına değinen Bakan Soylu, duruma tepki gösterdi. “Acaba bunlar bu memlekete mensup mu?” diye kendilerine sorduklarını kaydeden Soylu şunları söyledi:

“Türkiye’nin anlı şanlı dernekleri, bir şekilde odaları en son Türk Tabipler Birliği bu anlayışı duyduğumuzda, bu anlayışı okuduğumuzda ve hissettiğimizde içimiz içimizi yiyor. ‘Acaba bunlar bu memlekete mensup mu?’ diye soruyoruz. Siyaset, bakanlıklar biter ama bilmenizi isterim ki hayatınızın en önemli ve onurlu işi bu memleketin ve bu milletin mensubu olmaktır ve bu millete dahil olmaktır. Biz bu ülkenin vatandaşlarıyız. Savaşta barıştayken bir terör örgütü ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve milletini bir tutmak aymazlıktır, ahlaksızlıktır ve cibilliyetsizliktir başka da hiçbir şey değildir. Ama orada hayır vardır biliyor musunuz? Biz de gelecek nesillere bir ülkeye nasıl ihanet edilir, diye göstermek istediğimizde, bir millet arkasından nasıl hançerlenir diye göstermek istediğimizde gösterebileceğimizin örneklerinde olduğunu bugünlerde hep birlikte yaşıyoruz. Yazıklar olsun bu ülke sizi okuttu. Yazıklar olsun bu millet dişinden tırnağından arttırdı, biriktirdi. Kimisi kara sabanı ile kimisi tarlasında kimisi direksiyonun başında vergi vererek bu okulları imar ettiler, geldiler. Özgürlüğümüze, hürriyetimize kast ediyorlar, bu coğrafyayı esir etmek istiyorlar. Bu dünyada ortaya koyduğumuz huzur ve istikrar iklimini bitirmek istiyorlar. Ne yapalım, bir terör örgütüne teslim mi olalım? Bütün bunları yaparken PKK, PYD, DEAŞ, FETÖ ve DHKPC ile mücadele ediyoruz. Ama bütün bunları yaparken 15 Temmuz’da da bir şekilde bizi bir birimizden ayırmak isteyenlere karşı irademizi apaçık ortaya koyduğumuzun bilinmesini isteriz.” 

Bayram Coşkun – Gökten Ceylan – Medeni Topaloğlu
 

 Katıldığı bir tören sonrası basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Başbakan Binali Yıldırım, KİT’te çalışan taşeron işçilere kadro verilmesine ilişkin, “Buradaki çalışanların memur veya kamu işçisi gibi düşünülmemesi lazım. KİT’lerin mülkiyeti Hazine’ye bağlı. Hazine, KİT’te taşeron olarak çalışanlara kadro verecek, ihtiyaçları oranında da açılan kadrolarda uzun süredir KİT’lerde hizmet veren ve taşeron olarak tabir edilen vasıflı elemanlar istihdam edilecek. Böylelikle sorun çözülmüş olacak. Düzenleme etap etap gerçekleşecek ve hemen başlayacak” diye konuştu.

İttifak konusu

Başbakan Yıldırım, AK Parti ile MHP İttifak Komisyonunun yapacağı toplantıya ilişkin, “Görüşsünler bir bakalım. Uzun uzadıya olacak bir iş yok ortada. Milli mutabakat. Yani partilerin kendi kurumsal kimliklerini muhafaza ederek birlikte seçime gitmeleri, işin esası bu. Yapılacak düzenleme bu imkanı sağlama şeklinde olacak” açıklamasında bulundu. 

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

Kanal İstanbul’un Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ilişkilendirilmesi sorularını da yanıtlayan Yıldırım, konuya ilişkin, “Montrö, boğazları ilgilendiriyor. Tamamen boğazlardaki geçiş, gemi trafiği rejimini düzenleyen bir anlaşma. 1936’da yapılmış ve bütün boğazlardaki giriş, çıkışları, ticari gemileri, diğer gemileri kapsayan bir anlaşma. Kanal İstanbul ise yeniden yapay olarak oluşturulacak bir su yolu. Dolayısıyla buranın hiçbir şekilde Montrö ile ilişkilendirilmesi mümkün değil” ifadelerinde bulundu.  

Yağmur Yıldız – Enise Vural