Siyaset bilimi bölümünü bitirdikten sonra bir süre ekonomist olarak çalışan Polonyalı Kamil Baj, plazadaki stres yüklü işine daha fazla dayanamayıp istifa ederek arıcılığa başladı. Plazalarda daha fazla çalışmak istemeyen Baj, çocukken babasının hobi edindiği arıcılıkla uğraşmaya karar verdi.

İHA’ya açıklamalarda bulunan Kamil Baj, “Eşimle birlikte daha fazla plazadaki çalışma yaşamımıza katlanamayacağımıza karar verdik ve bir alternatif olarak arıcılığı seçtik. Arıcılığı babamdan öğrendim, daha doğrusu babam orta yaşı geçtikten sonra hobi olarak arıcılığa başlamıştı, ben de bu sayede öğrendim arıcılığı” şeklinde konuştu.

Arıcılık yapmak için köye taşınmaya, üniversite eğitimi ve işi dolayısıyla yıllardır alıştığı şehir yaşantısından vazgeçmeye de bir türlü gönlü razı gelmeyen Baj, arıcılığı şehre taşımaya karar verdi ve arı kovanlarını Varşova’daki alışveriş merkezleri ile gökdelenlerin çatılarına yerleştirdi. “Bu sayede hem sevdiğim işi yapıyorum hem de şehrin sunmuş olduğu olanaklardan faydalanıyor, aktif şekilde sosyal ve kültürel etkinliklere iştirak ediyorum” diyen Kamil Baj, Varşova dışında Gdansk ve Katowice şehirlerindeki bazı alışveriş merkezlerinin ve plazaların çatısına da arı kovanları yerleştirdiklerini söyledi. “Pszczelarium” adıyla hizmet verdikleri “şehir arıcılığı” firmasının Varşova’nın çeşitli yerlerine yerleştirilmiş 150 kovanı bulunduğunu belirten Baj, bu kovanlardan yıllık 2,5 ton bal elde ettiklerini aktardı. Kilosu yaklaşık 20 euro olan balı internet üzerinden ve anlaşmalı oldukları yöresel ürün marketlerinde satışa sunduklarını ifade eden Baj, önümüzdeki süreçte kovan ağını başka şehirleri de içine alacak şekilde genişleteceklerini belirtti.

Varşova’da Galeria Mokotow, Arkadia, Galeria Wilenska gibi alışveriş merkezleri, Central Tower, Eurocentrum gibi iş merkezlerinin de aralarında bulunduğu pek çok binanın çatısında arıcılık yaptıklarını kaydeden Kamil Baj, şehirde arıcılık fikrine insanların ilkin şaşırdığını ancak sonrasında pozitif baktıklarını ifade etti. “İnsanlar ilk duyduğunda garipsiyor şehirde arıcılık fikrini, onlar için köyler temiz hava, temiz su anlamına geliyor. Şehirler ise egzoz dumanı, fabrikalar. Ama bizim balımızın köylerdekilerden farkı olmadığını, hatta daha sağlıklı olduğunu söyleyebilirim” diyen Baj, çok defa gerek balları, gerekse arıları tahlillere tabi tuttuklarını belirtti. “3 yıl boyunca yaptığımız metal analizlerinde değer hep sıfır çıktı, çünkü Varşova’da kurşun gibi zararlı maddelere kaynaklık edecek bir şey yok, ilaçlama yok, sanayi yok, çevre hakikaten çok temiz. Köylerde en azından bostanlar, meyve bahçeleri ilaçlanıyor, bu ilaçlı meyve sebzelere konan arılar da ister istemez o ilaçlardan nasibini alıyor ve tabii bu arıların ürettiği bal da” diyen Kamil Baj, sipariş üzerine de kovanlar hazırlayıp yerleştirdiklerini, zaman zaman da arıcılık kursları düzenlediklerini sözlerine ekledi.  

Ebru Orhan
 

İstanbul Aydın Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim görevlileri Prof. Dr. Ayhan Bilir ve Prof. Dr. Yakup Tuna ise “Obezite”nin kanserdeki rolüne dikkat çekti. 

Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Ayhan Bilir, obezitenin başlı başına bir kanser sebebi olduğuna dikkat çekerken, devletin hazır gıdaların tüketimine karşı katı tedbirler alması görüşünü savunuyor. Prof. Dr. Yakup Tuna ise obezitede Avrupa ile yarışır duruma gelindiğinin altını çizerek, yanlış beslenmenin adım adım kansere yaklaştırdığını ifade etti. 

“Gerek Dünya Sağlık örgütü gerekse Amerika kanser topluluğu, obezite ile kanser arasında doğru bir oran bulmuştur” diyen, Bilir, sanayinin gelişmesi ve hazır gıdaya yönelimin artmasıyla kanser vakalarında da ciddi bir artışın olduğuna dikkat çekti. Bilir, “Bunun, hazır gıda tüketmemize bağlı olarak, insan vücudunun yağ depolama kitlesinin artmasına bağlı olduğu artık kabul ediliyor. Yağ dokusu çeşitli hormonlar salgılıyor. Bunların başında insülin, leptin gibi önemli hormonlar var, iştahı ve vücut ağırlığını dengeleyen. Yağ dokusu arttıkça bu hormonların miktarı da artıyor. İnsülin (büyüme faktörü) gibi, büyüme hormonları kanserleşmeye sebep olan genlerin başında geliyor. Sitokin dediğimiz yağ dokusu içinde salgılanan, hücrenin çoğalmasını, hayatta kalmasını ve daha çok yağ üretmesini sağlayan hormonlar üretiliyor ve yağ dokusu artıkça bunların miktarı da artıyor. Öyle bir nokta geliyor ki beyin artık yağ kitlesini, iştahı baskılama durumunu kontrol edemiyor ve obezite durumu ortaya çıkıyor. Obezite de hücre çoğalmasını sağlayan genlerde, mutasyon dediğimiz DNA bozulmalarını meydana getirdiği için kanserleşmeye doğru götürüyor” dedi.
Prof. Dr. Bilir, devletin hazır gıdalar konusunda belirlenmiş katı kurallar koyması gerektiğine vurgu yaptı “Devletin gıda kurumları üzerinde de yaptırım uygulaması lazım. Yağ kitlesini artırmak da bizim elimizde, beslenme kalitemizi ayarlayabilirsek, vücut yağ kitle endeksini düzeltebilir ve vücudumuzdaki çeşitli hormonların salgılanmasını kontrol edebiliriz. Bu kontrol şu demek başlı başına, kansere sebep olan genlerin aktivasyonunu dışardan davranışlarımızla azaltabiliriz” ifadelerini kullandı. 

“Obezler muhakkak kanser taraması yapmalı” 

Obez hastalarının, yaşa bakılmaksızın kanser riski açısından değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen, Prof. Dr. Bilir, “Çünkü obez hastalarında hücre çoğalma faktörünü, hızını, yağ dokusu zaten artırıyor. Bir de genetik yatkınlık varsa çifte uyarıcı sistem devreye girmiş demektir. Kesinlikle bu durum hekim kontrolünü gerektirir” şeklinde konuştu. 

Prof. Dr. Tuna ise “İngiltere’de 4’te 1 oranında obez varken Türkiye’de de bu orana yaklaşılmakta. Obezite konusunda Avrupalılaştık diyebiliriz. Kadınlarda meme kanseri konusunda medeni ülkelerde oran yüksekti ve Türkiye çok geriden takip ediyordu ama şimdi Avrupa’yı yakalamış durumdayız. Her 10 kadından 4’ü meme ile ilgili sorun yaşıyor ve bu oran içinde obez olanların kanser olma riski oldukça yaygın” dedi. 

Daha önce şişmanlığın kanserojen olduğu konusunda net sonuçlar olmadığını söyleyen Prof. Dr. Tuna, “Son yıllarda obezitenin (yağ artışının), kadınlarda meme, rahim ve yumurtalık kanseri konusunda ön planda olan faktörlerden biri olduğu artık kesin. Erkeklerde ise, prostat, böbrek ve kolon kanseri nedenleri arasında obezite önemli bir etken” ifadelerini kullandı. 

Sigara tüm kanserlerde başrol oynuyor 

Prof. Dr. Tuna, “Eskiden sigara özellikle Akciğer konusunda örnek gösterilirdi ama şimdi sigaranın, diğer kanser türlerinde de başrol oynadığı kesinleşti. Bunun yanında, ikinci sırada da artık obezite karşımıza çıkmakta. Çünkü yağ dokusu kanseri besleyen, kanserin sevdiği bir doku, o yüzden yağ dokusu ne kadar artarsa kansere yakalanma riski de o denli artıyor diyebiliriz” şeklinde konuştu. 

Obezitenin kanserde önemli bir faktör olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tuna, tükettiğimiz gıdaların da bir diğer faktör olduğuna dikkat çekerek, “Doğru beslenme kanserden uzaklaştırır, yanlış beslenme ise kansere yaklaştırır. Bu nedenle beslenmeye çok dikkat etmek gerekir. Prensip olarak yapacağımız tek şey yaktığımızdan fazla gıda almamak. Özellikle yağ dokusunun gelişmemesi için, bir insanın, ihtiyaç duyduğu enerjinin yüzde 30’dan fazlasını yağdan almaması gerekir. Yağ olarak doymamış yağlara yönelmeliyiz, zeytinyağı ve tereyağı gibi. Konserve gıdalardan, sindirim sistemini (bağırsak sistemi) etkilediği için uzak durulması gerekir. Lifli gıdalar mutlaka tüketilmeli” dedi. 

Beslenme şekli kişiye özeldir 

Basında sağlıklı beslenmeye ilişkin çok sayıda önerinin yer aldığına dikkat çeken Prof. Dr. Tuna, “Her kişinin beslenme modeli farklıdır. Hastalık yoktur hasta vardır kuralı kişinin beslenmesi ile ilgili bir kuraldır da aynı zamanda. Birine iyi gelen bir gıda bir başkasına iyi gelmeyebilir. Eskiden, mide ülseri, mide kanaması olan hastaya bir saat anti ülser ilaç verilirdi, bir saat de süt verilirdi ve bu periyodik olarak yenilenirdi. Son zamanlarda ise bazı insanlarda ters etki yaptığı görüldü ve herkeste aynı modelin kullanılmaması gerektiği sonucuna varıldı. O yüzden kişiye özel beslenme modeli konusu da artık gündemimize giriyor” şeklinde konuştu. 

Zaman sosyal medya da konuşulan ve halk arasında yayılan ‘kanserin tedavisi bulundu ama saklanıyor” şeklindeki iddiaya da yanıt veren Prof. Dr. Tuna, “Ben ona inanmıyorum. Onu bulan kişi bir defa Nobel Ödülü alır, bu yüzden de gizlenmez. Ben o spekülasyona inanmıyorum. Kanserin tedavisi henüz kesin olarak bulunmadı diyebiliriz. Bazı kanser türlerinde kesine yakın tedavi uygulanıyor zaten. Her kanser türünün tedavisi farklıdır zaten. Lenfoma kanseri eskiden korkulan bir hastalıktı ama şimdi öyle değil, meme kanseri çözümü yüzde yüze yakın olarak kabul edilir ama mide, kemik, pankreas kanseri için aynı şeyi söyleyemeyiz” dedi. 

Obezitenin kansere neden olduğu konusunun artık tartışmadan uzak bir netlik kazandığına vurgu yapan Prof. Dr. Yakup Tuna şöyle konuştu, “O zaman yapılacak şey bunun önlenmesi yani insanları doğru beslenmeye yöneltmek. Kanserle mücadele etmektense, kişinin kansere yakalanmasını önlemek çok daha sağlıklı ve ekonomik olur. Öncelikle koruyucu önlem alıp obeziteye engel olmak lazım. Obezler, birinci aşamada oldukları kiloda kalmalı, ikinci aşamada fazla kilolarını vermeli ve üçüncü aşamada da verdiği kiloyu geri almamalı. Üç aşamalı bir sistemle zayıflama sürecini biran önce başlatmaları gerekir. Fiziksel aktivitelere hemen başlamalılar, en basiti yürüyüş yapmalılar, suya ilaç gibi bakmalılar ve bol su tüketmeliler. Su tüketimi bizim toplumumuzda az tüketiliyor.”  

Sağlık Bakanlığı Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Sakarya Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE), Sakarya Arama Kurtarma Ekibi Derneği (SAKE), Hendek Arama Kurtarma Timi (HAKUT) ekipler ortaklaşa Hendek ilçesinde bulunan Selmandere mesire alanında zorlu hava şartlarında tatbikat ve kamp yapıyor. Ekipler burada acil durum ve afetlerde nasıl davranılacağını, zorlu hava şartlarında hayatı nasıl idame ettirebileceklerini öğreniyor.

“57 kişilik gönüllü ekiple geldik”

Sakarya UMKE Sorumlusu Seçkin Vural yaptığı açıklamada, “Arkadaşlarla UMKE olarak 57 kişilik bir ekiple gönüllü personelle buraya geldik, Zorlu hava şartlarında hayatı idame ettirme, kamp tatbikatı yapmaya geldik. Çadırlarımızı kurduk, bir ufak yürüyüşümüz oldu, gece intikallerimiz olacak, gece arama tarama faaliyetlerimiz olacak, sonrasında zorlu hava şartlarında hayatı nasıl idame ettirebiliriz, bu zorluklarla nasıl başa çıkabiliriz, çadırlarımız olmadığı durumlarda nasıl geceyi geçirebiliriz, nasıl barınak yapabiliriz bunların eğitimini alacağız. İlkel yollarla nasıl ateş yakabiliriz bunların eğitimlerini alacağız ekibimizle. Gece boyunca eğitimlerimiz devam edip çarşamba gününe kadar eğitimler devam edecek. Arkadaşlar burada oluşacak afet ve acil durumlara hazır hale getirmeye çalışıyoruz’’ dedi.

“Kampımız 3 gün sürecek”

Hendek Arama Kurtarma Timi (HAKUT) Başkanı ve Sakarya Büyükşehir Belediyesi Hendek İtfaiye Grup Amiri Yakup Borazancı ise yaptığı açıklamada, “Şuan 57 kişi burada kamp yapıyor gelecek olan arkadaşlarımızda var, 3 günlük kamp Çarşamba günü sona erecek, buradan Afrine gidecek olan arkadaşlarımızda var, buradaki amaç hayatı idame ettirme, doğaya alışma, kamp kurma çevre temizliğine duyarlılık, aynı zamanda ara, ara eğitim ve tatbikatlar yapılacak. Burada Dağda mahsur kalan vatandaşı kurtarma, yaralanmış şarampole yuvarlanmış kişileri kurtarma, ilk müdahale gibi eğitimler verilecektir. Olası bir durumda, afet durumlarında insanlarıma zarar vermeden bu eğitimleri yapıyoruz” diye konuştu.

Kadir Kazın
 

Belediyenin Halk Eğitim Müdürlüğü işbirliği ile 50’den fazla kurs merkezinde faaliyette olan İzmit Belediyesi Meslek Edindirme Kursları’nda (İZMEK) 10 binden fazla kişi eğitim görüyor. Çoğunluğu kadınlardan oluşan binlerce kişi, kursta öğrendikleri sayesinde aile ekonomilerine de destek oluyorlar. İZMEK’te her yaş grubundan kişiyi ilgilendiren kurs bulunduğunu söyleyen yetkililer, ”Bir halk üniversitesi olan İZMEK’ten şimdiye kadar 60 binden fazla kişi mezun olarak meslek sahibi oldu. Kursiyerlerden bir çoğu kendi işini kurarken bazıları da evlerinde kursta öğrendikleriyle el işi göz nuru ürünler üretip satmaktadır. İzmit Belediyesi olarak İZMEK Kursiyerleri için şehrin belirli noktalarında ücretsiz satış reyonları da oluşturuldu” dediler.

İZMEK tarafından Akpınar TOKİ konutlarındaki Fatma Seher İlkokulu’nda açılan giyim ve ev tekstil kurslarına 58 bayan eğitim görüyor. Bölgedeki kadınların yoğun katılım gösterdiği giyim branşından 2 sınıfta eğitim verildiğini söyleyen ilgililer, “Lale Yelkovan ve Elif Veziroğlu’nun öğretmenliğini yaptığı giyim kursuna halen 38 kişi katılıyor. Kursiyerlere temel dikiş teknikleri, kumaş türleri ve seçimi, ölçü alma, kalıp çıkarma, biçki teknikleri, prova çalışmaları ve süsleme gibi konular uygulamalı olarak anlatılıyor. Meslek edindirme amaçlı kursta kadınların istek ve performansı görülmeye değer. Giyim kurslarından başarıyla mezun olan kadınlar ya sertifikaları ile bir atölyede çalışma imkanı buluyor, ya da evinde parça iş yaparak gelir elde ediyorlar. Ev tekstili kursunun öğretmenliğini ise Bahtışen Keskin yapıyor ve bu kursta da 20 kişi devam ediyor. Kursta yatak takımı, salon takımı, banyo takımı, mutfak takımı, pike takımı, hurç dikimi, çanta, seccade dikimi, çeyiz ürünleri hazırlama, süslemeler, kumaş seçimi gibi konular işleniyor” diye konuştular.

Kursa katılan kadınlar da bölgelerinde kurs açılmasından duydukları memnuniyeti dile getirerek İzmit Belediye Başkanı Dr. Nevzat Doğan’a ve emeği geçenlere teşekkür ettiler.  

Murat Kanber
 

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, CNN.com sitesinde yayımladığı makalede Zeytin Dalı Harekatı’nı değerlendirdi. Kalın, Amerika Birleşik Devletleri’ne, “DEAŞ ile mücadelenin bitmesine rağmen örgüte askeri yardımın devam etmesi Suriye politikasının nihai hedefiyle ilgili soru işaretleri doğuruyor” uyarısında bulundu.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, CNN.com sitesinde yayımladığı makalede, “24 Ocak günü Türkiye’nin Suriye sınırında bulunan Kilis şehrinde bir grup erkek, mahallelerindeki camide akşam namazı için bir araya gelmişti. Birkaç dakika sonra Afrin’den atılan roketler, 17. yüzyılda inşa edilmiş bu yapıya düşerek iki kişiyi şehit etti ve bir düzine insanın yaralanmasına neden oldu. Pazartesi günü ise Fatma Avlar isimli 17 yaşındaki bir genç kız, uyuduğu sırada bir roketin evine isabet etmesi neticesinde hayatını kaybetti. Bu olaylar, kendi nüfusundan daha fazla sayıda Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan huzurlu bir bölgeye karşı bir süredir gerçekleştirilen saldırıların sonuncularıydı. Son dönemde yaşanan roket saldırılarının kurbanlarından biri de PYD’nin demir yumruğundan kaçarak Türkiye’ye sığınan bir Suriyeli mülteciydi. CIA, PYD’yi terör örgütü PKK’nın Suriye kanadı olarak tanımlıyor. Washington’ın Suriye’deki başlıca müttefiki olan PYD/YPG örgütü, Uluslararası Af Örgütü raporlarına göre ele geçirdiği yerlerde köyleri yok edip, yerel halkı zorla sürgün ederek savaş suçu işledi. PYD ve askeri kanadı olan YPG, Suriye Kürtlerini temsil ettiklerini iddia ediyor. Ancak yüz binlerce Suriyeli Kürt, ayrımcılıkla veya daha kötü şeylerle karşılaşacaklarından korktukları için Türkiye’ye sığınmış bulunuyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin 20 Ocak’ta başlattığı Zeytin Dalı Harekatı’nın bu meseleyi çözmeyi ve Suriyeli mültecilerin temelli olarak ülkelerine dönmesini sağlayacak güvenli bir ortam oluşturmayı hedeflediğini belirten Kalın, “Harekatın öncelikli hedefleri arasında Suriye topraklarının tüm terör örgütlerinden temizlenmesi, Türkiye-Suriye sınırının güvenli hâle getirilmesi ve Afrin ile diğer bölgelerdeki yerel halkın güvenliğinin sağlanması bulunuyor. PKK propagandasının aksine Zeytin Dalı Harekâtı Suriye Kürtlerini değil, 30 yıldan uzun süredir önemli bir NATO müttefiki olan Türkiye’ye karşı kanlı ve kirli bir savaş yürüten terör örgütünü hedef alıyor. Bu aşamada Türkiye ve ABD tarafından terör örgütü olarak kabul edilen PKK’nın Suriye topraklarını militan yetiştirmek, terör saldırıları planlamak ve Türkiye’de bulunan PKK’lı teröristlere silah ve mühimmat ulaştırmak için kullandığını ifade edelim. Sadece geçtiğimiz yıl içerisinde PYD/YPG kontrolündeki Afrin bölgesinden Türkiye’nin sınır şehirlerine karşı 700’den fazla saldırı gerçekleştirildi. Sonunda Türkiye’nin sabrı tükendi ve gerekli adımlar atıldı. Birleşmiş Milletlere göre bugün Afrin’deki sivillerin Afrin’i terk etmesine izin verilmiyor. Ayrıca bölgeden alınan haberlere göre YPG militanları, yerel Hristiyan toplumunun üyelerini kaçırarak zorla silah altına alıyor. Amerikalı bürokratlar tarafından güvenilir bir müttefik olduğu söylenen YPG’nin Türkiye’nin meşru adımlarına karşı sivilleri canlı kalkan olarak kullanması, Beyaz Saray’da alarm zilleri çaldırmalı” dedi.

Suriye’deki PKK tehdidini göremeyenlerin tarihi bir hata yaptığına dikkati çeken Kalın, “Bazı Batılı müttefiklerimiz, bu operasyonu DEAŞ ile mücadeleden sapma olarak görüyor. Oysa bu doğru değil. Tüm terör örgütlerini Suriye’den atmak, ülkede barış ve istikrarı temin ederek Suriye’nin toprak bütünlüğünü güvence altına alacak bir adım olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca Zeytin Dalı Harekatı, BM Anlaşması’nın 51. maddesinde yer alan kendini savunma ilkesi kapsamında tamamen meşrudur. Türkiye’nin mevcut adımları, savaştan zarar gören Suriye’nin yeniden inşasına yönelik uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmeli. DEAŞ’lı teröristlerin 2016 yılında Cerablus, Dabık ve El Bab’dan temizlenmesiyle sonuçlanan Fırat Kalkanı Harekâtı neticesinde yüz binlerce Suriyeli mülteci yurtlarına dönmüştü. Türkiye, bu bölgelerde şehirlerin altyapısını yeniden kurdu, yerel halka sağlık hizmetleri götürdü ve tüm kesimlerin temsil edildiği yerel meclisler oluşturdu. Zeytin Dalı Harekatı, aynı zamanda Türkiye ve müttefikleri açısından Suriye’nin toprak bütünlüğünü muhafaza etme çabasının bir parçasıdır. Suriye’de barış, istikrar ve güvenliğin temini amacıyla sahih siyasi değişim için çalışmaya devam ediyoruz. Bizim bakış açımıza göre Ortadoğu barışı, tüm taraflar ayrılıkçılığı desteklemekten vazgeçip, herkes için huzur, istikrar ve özgürlük getirecek güçlü demokratik kurumlar oluşturmaya çalışmadığı sürece ulaşılamaz bir hedef olarak kalacak. ABD yetkilileri çeşitli vesilelerle DEAŞ tehdidi ortadan kalktıktan sonra PYD/YPG’yi desteklemeyeceklerini söylemişti. Ancak sahadaki durum böyle değil. ABD’nin PYD/YPG’ye yönelik askeri desteği, Washington’ın Suriye politikasının nihai hedefi konusunda soru işaretleri oluşturuyor. Uluslararası Koalisyon’un bir üyesi olan Türkiye, DEAŞ ile mücadele etti ve müttefikleriyle işbirliği içerisinde DEAŞ’lı teröristlerin durdurulması, tutuklanması ve etkisiz hâle getirilmesi için çalıştı. Bugün müttefiklerimizin PKK ve uzantılarını aynı şekilde değerlendirmesini bekliyoruz. PKK’nın Batılı ülkelere tehdit oluşturmadığını düşünmek ve dolayısıyla sadece Türkiye’nin sorunu olduğu düşüncesi yanlıştır. Terör terördür ve terörle kararlı ve tutarlı biçimde mücadele edilmelidir” ifadelerine yer verdi.  

İzmir’in Buca ilçesinde yaşayan Üzeyir Eytemiş (37), maddi imkansızlıklardan dolayı küçüklüğünde binemediği, hep arkadaşlarına bir tur dahi olsa binmek için yalvarıp aldığı bisikletlerin şimdilerde hepsine sahip oldu. Küçükken hiç bisikleti olmayan ve mahalledeki çocuklara imrenerek bakan Eytemiş, 20 yıldır hayalini kurduğu ve binemediği tüm bisikletlerin artık koleksiyonunu yapıyor. Çocukluk döneminin en meşhur bisikletlerini bulmak için hurdacıları talan eden Eytemiş’in koleksiyonlarının arasında eski Türk filmlerinde kullanılan bisikletler bile bulunuyor. Bisiklet sevgisi yüzünden eşiyle boşanma noktasına dahi gelen Eytemiş, o dönemin bisikletlerini bir müzede sergileme hayali kuruyor.

“Zengin ailelerinin bisikletinin peşinden hepimiz koşardık”
Küçüklüğünde maddi imkansızlıklar yüzünden hiç bisikleti olmayan Üzeyir Eytemiş, “1980’ler darbe zamanı ve o zamanlar kıtlık, fakirlik çoktu ve mal kıymetliydi. O zamanlar mahallede bisikleti olan birkaç aile olurdu. Onlar da varlıklı insanlardı ve malları da kıymetli olurdu. Bir bisikletin peşinde hepimiz koşardık. O bisikleti görünce hemen ‘Bir kere binelim’ diye yalvarırdık. O zamanlar bir pinokyo ya da polo bisikleti alamadık. Zamanı geldi, aradan yıllar geçti. Biraz paramız olunca, kendimiz de çalışınca ben de arayıp bulmak istedim. 15-16 yıl önce kardeşimle beraber bir hurdacıda gördük ve hemen aldık. İlk aldığım bisiklet beyaz pinokyoydu” dedi.
İlk bisikletleri beyaz pinokyoyu almak için çok para verdiklerini dile getiren Eytemiş, ardından çocukluk döneminde binemedikleri tüm bisikletleri alma kararı verdiklerini, o bisikletleri bulmak için hurdacıları talan ettiklerini söyledi.

“Türkiye’nin dört bir yanını araştırdım”
Çocuklarının en meşhur bisikletlerinden poloyu bulmak için de çok uğraş verdiklerini anlatan Eytemiş, “Polo, Almanya’dan gelirdi ve en zengin ailelerde birkaç tane olurdu. Hani o bisiklete binmeyi geç, görmek bile mümkün değildi. Beş mahallede bir tane olurdu. O polo bisikleti olan herhangi bir çocuk mahallemizden geçince peşinden koşardık, görebilelim diye. Çok farklı bir bisiklettir. Onu bulmak için Türkiye’nin dört bir yanına araştırmaya başladık. Derken Ankara’da buldum ve baya bir para verip onu getirttik. Arkasından kırmızı pinokyo buldum. Hiç binemediğim pinokyomdu, kırmızı pinokyoydu. 80 ve 90’ların en meşhur bisikleti kırmızı pinokyodur, bisiklet olarak en çok binilen de pinokyonun kırmızısıdır. Bu bir hayaldir, 80’lerin 90’ların filmlerinde bile çocuklar için ‘Kırmızı pinokya bir hayaldir’ olarak geçer, bir efsanedir, herkes ona binmek ister” diye konuştu.

“Şimdi mahalleye çıkardığımda 35-40 yaşındakiler bile binmek istiyor”
Koleksiyonundaki bisikletlere şu an bile binmek için ilgi olduğunu söyleyen Eytemiş, “Ben çıkardığımda mahallede görenler bile ‘Hemen ben de bineyim’ diyor. Yaşları 35-40 olan insanlar bile binmek ister. Çabaladık, koleksiyonumun çoğunu tamamladım, ama birkaç eksiğim gene var. Onları da tamamlamaya çalışıyorum” ifadelerini kullandı.
Zamanın en meşhur bisikletlerini görmenin hayalken hayalini gerçekleştirdiğini belirten Eytemiş, mevcut koleksiyonuyla ilerde bir müze açabileceğini söyledi.

“Yeni vitesli bisikletler o zevki vermiyor”
Vitesli bisikletler çıkmasına rağmen hiçbir zaman gözünde eski bisikletlerin yerini almadığını ifade eden Üzeyir Eytemiş, şunları söyledi:
“İlerde vitesli bisikletler çıktı, daha güzel süslü bisikletler çıktı. Ama insanın bağ kurduğu, o zaman istediği bisiklet olmadığı sürece hiçbir anlama ifade etmiyor. Arkadaşlarımız vitesli bisikletler almıştı bindik ama o zevki vermiyor. Şuradaki bir pinokyoya poloya binmek bambaşka bir şey. Nasıl hızlı gittiğini, göbekten vitesi takıp gittiğinizde o zevki bulamazsınız. Vitesli bisiklet ya da diğerleri hiçbir anlam ifade etmiyor. Daha sonra katlanan lüks bisikletler çıktı. Elektrikli bisikletler bile çıktı. Ama şu pinokyaya bir binin, onun verdiği zevki, mutluluğu hiçbirinde bulamazsınız. Hepsini gördüm ama en güzeli 80’lerdeki 90’lardaki bisikletlerimiz.”

Mihrap Düzöz – Sinan Yeniçeri 

 

Deniz Feneri Derneği, Arakan’da krizin başladığı 24 Ağustos 2017 tarihinden bugüne kadar on binlerce Arakanlıya yardım malzemesi ulaştırdı. Myanmar hükûmetinin Arakanlı Müslümanlara uyguladığı vahşet devam ediyor.

Katliamdan kaçarak nehirleri ve dağları aşmayı başaran Arakanlılar Bangladeş’e sığınıyor ve hayata tutunmaya çalışıyor.

Budist zulmünün başladığı günden bu yana göçler azalmış olsa da hala sürüyor.

Deniz Feneri Derneği, Bangladeş’e göç eden 850 bini aşkın mülteciye MÜSİAD ve hayırseverlerin desteklerini ulaştırmaya devam ediyor.

Bu kapsamda dernek, Müsiad’ın ve bağışçılarının destekleriyle Arakan Bangladeş sınırında bulunan Cox Bazaar bölgesinde hayata tutunmaya çalışan mazlumlara hem kalıcı barınma hem de Arakan’dan Bangladeş’e göç eden on binlerce mülteciye yardım malzemesi ulaştırdı. Bu yardımlardan on binlerce Arakan’lı yararlandı.

Deniz Feneri Derneği Genel Başkanı Av Mehmet Cengiz, Genel Başkan Yardımcısı Turan Yalçın ve Deniz Feneri Derneği Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Yavuz İnan Yardım ve devam eden konut projelerini yerinde incelemek üzere Bangladeş’e gitti.

Kalıcı evlerin montajında gelinen son noktayı yerinde inceleyen Başkan Mehmet Cengiz yaptığı açıklamada “konutların inşa çalışması bütün hızıyla sürüyor bundan büyük bir memnuniyet duyuyorum, dünyanın en mazlum en çok zulüm görmüş milleti olan Arakan’lı kardeşlerimiz için buradayız. Yaşam şartları gerçekten çok zor, bu kardeşlerimize 1000 konutluk bir proje yaptık, daha yaşanılabilir konutlar üretmeye çalışıyoruz. İlk etapta inşallah 1000 konuta 1000 aileyi yerleştireceğiz, hedefimizde 2000 konut var. 1000 konutun bağışını topladık, milletimize gerçekten çok teşekkür ediyorum” dedi.

Yardımlar Bangladeş’teki kamplara ulaşıyor

Krizin başladığı 24 Ağustos 2017 tarihinden bu yana Arakanlılara her anlamda yardım ulaştırdıklarını açıklayan Deniz Feneri Derneği Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Yavuz İnan ise yaptığı açıklamada; “Göç dalgasının devam ettiğini ve kriz bitene kadar dernek olarak Arakanlıları yalnız bırakmayacaklarını söyledi. İnan, ilk günlere oranla göçlerin kısmen de olsa azaldığını belirterek “yardımlarımızı Bangladeş’in Cox’s Bazar’daki mülteci kampı ve yine bu bölgeye çok yakın Kutupalong kampında devam ettiriyoruz dedi.

Deniz Feneri Derneği olarak gıda, barınma, hijyen, temiz su, ve giyim yardımları olmak üzere birçok ayrı kalemde yardım ulaştırdıklarını söyleyen İnan, yaptıkları faaliyetleri şöyle sıraladı:

10 bini aşkın aileye barınma yardımı

– 1000 aileye bambudan yapılan ev inşası (Hedef 10 Bin ev)

-2 bin kişiye tente dağıtımı

-2 bin kişiye aileye hasır dağıtımı

– 40 adet tulumbalı su kuyusu yapıldı

Gıda Yardımları

-Yaklaşık 5 bin kişiye gıda yardımı

-5 bin kişiye gıda paketi dağıtımı

-Bin kişiye sıcak yemek dağıtımı

Adak-Akika-Şükür

-5 bin aileye Adak Akika Şükür kurbanlarından pişirilmiş et dağıtımı

Hijyen çalışmaları

-2 bin kişiye hijyen paketi dağıtımı

Elbise ve araç gereç yardımları

-Erkek, kadın ve çocuk kıyafetleri olmak üzere 2 bin kişiye aileye kıyafet paketi dağıtıldı

-2 bin kişiye mutfak ve yaşam malzemeleri dağıtımı

Yardımlar sürecek

Deniz Feneri Derneği , Arakan’daki Acil Yardım Faaliyetlerine hız kesmeden devam ediyor.

5560’a SMS gönder 10 TL bağışla

Hayırseverler, Arakan’da yaşanan kriz için bütün operatörden “ARAKAN” yazarak 5560’a kısa mesaj atarak 10 TL bağışta bulunabilir.

Bölgede acil ihtiyaç listesi

-Gıda malzemeleri

-İlaç ve Tıbbı malzeme

-Branda

-Çocuk maması

-Elbise

-Hijyen ve yaşam malzemeleri

9 yaşındaki Suriyeli Ragat Mahmud, iç savaştan dolayı memleketi Halep’i geride bırakıp ailesiyle birlikte Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. 3 yıldan bu yana Kayseri’de yaşayan Ragat, Türkçeyi şu anda 2’nci sınıfta olduğu Fatih İlköğretim Okulu’nda öğrendi. Tamamı Suriyelilerden oluşan bir sınıfta öğrenci olan Ragat, dil bariyerini aşamayan arkadaşları ve Arapça bilmeyen öğretmenleri arasında iletişim sağlıyor.

“Evde Arapça konuşulması Türkçe öğrenmeyi geciktiriyor”

Ragat’ın sınıf öğretmeni Ahmet Sungur, ilk başlarda eğitim vermekte bir hayli zorlandıklarını belirtti. Ragat gibi öğrenciler sayesinde, sınıf içerisinde yaşadıkları iletişim problemini aşabildiklerini dile getiren Fatih Sungur, “Özellikle ilk başta bir hayli zorlandık. Çünkü dil bilmiyorlar, okul dışında evde aileleri Türkçe konuşmuyor. Burada ne yapabilirsek o. Ragat, düzenli ve tertipli bir öğrencimiz. Sürekli okula geliyor. Türkçe ve Arapça bildiği için öğrencilerle bizim aramızda tercümanlık yapıyor. Kendisinden bir hayli yararlanıyoruz” dedi.

“Ragat gibi öğrenciler bizim için paha biçilemez”

Suriyeli Çocukların Türk Eğitim Sistemine Entegrasyonunun Desteklenmesi (PİCTES) Projesi kapsamında, okulda görev yapan tek Türkçe öğretmeni Elif Tunç da, aileleri Türkçe bilmediği için öğrencilerin dil öğreniminin daha zor hale geldiğini ifade etti. Öğretmenlerin de belli oranda dil sorunu olduğunu kaydeden Elif Tunç, Türkçe bilen Suriyeli öğrenciler sayesinde işlerinin kolaylaştığını söyledi. Elif Tunç, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Her şeyden önce çocuklarımızın evlerinde hiç Türkçe konuşulmuyor. Dolayısıyla tekrar etme olanakları yok. Bir de Arapça ile Türkçe farklı dil ailelerine mensup. En basitinden tahtaya bir şey yazdığımda onu deftere geçirmek için sağdan başlıyorlar. Arapça’da olmayan Ü, O, Ö gibi sesleri çıkarmakta zorluk çekiyorlar. O nedenle Ragat bizim için paha biçilemez bir öğrenci. Çünkü hem Türkçesi var hem Arapçası var. Ben Arapçayı az çok anlıyorum ama onların ihtiyaçlarını giderecek derecede bilmiyorum. Ragat burada devreye giriyor. Onun gibi tercüman öğrenciler sayesinde sorunları çok kısa sürede halledebiliyoruz.”

Kayseri’de 8 bin 700 Suriyeli öğrenci

Kayseri İl Milli Eğitim Müdürü Osman Elmalı ise, Kayseri’deki okullarda halihazırda e-okul sistemine kayıtlı 10 bin civarında, savaş başta olmak üzere çeşitli nedenlerle sığınmacı konumunda olan öğrenci bulunduğunu, bunlardan 8 bin 700’ünün ise Suriyeli olduğunu söyledi. Bazı öğrencilerin de eğitim yaşında olmasına rağmen çalışmak zorunda kaldıkları için okula gelmediklerini belirten Elmalı, “Milli Eğitim Müdürlüğü olarak zaman zaman taramalar yapıyoruz. Taramalarımıza göre okul yaşında olan Suriyeli öğrenci sayımız 15 bin civarında, ancak bazıları çalıştığı için okula gelemiyor. Biz, bu yılın başında taramalarla ulaştığımız 3 bine yakın öğrenciyi okula kazandırdık. Çalışmalarımız aynı şekilde devam ediyor” dedi.

Suriyeli ve Türk öğrenciler aynı sınıfta

PİCTES kapsamında ilde 72 öğretmen bulunduğunu kaydeden Elmalı, “Suriyelilerden oluşan 90 gönüllü öğretmenimiz de var. Bakanlığımızın talimatları doğrultusunda Suriyeli öğrencilerimizi Türk öğrencilerimizin bulunduğu sınıflara paylaştırıyoruz. Çocukların, sırada, teneffüste, derste Türk öğrencilerimizle birlikte, dil öğrenmesini sağlıyoruz. Öğrencilerimizin yüzde 80’inin çok çabuk intibak ettiğini ve Türkçe öğrendiğini görüyoruz. Bu da bize mutluluk veriyor” ifadelerini kullandı. 

Selma Kara

Şaphane’de 48 yıldır aynı iş yerinde terzilik yapan Tire, genç yaşta öğrendiği mesleğini sürdürmeye devam ediyor.

Mesleğine doyamadığını ve severek bu işi yaptığını anlatan Tire, ”Mesleğimi 48 yıldır zevkle severek yapıyorum ve halen mesleğime doyamadım. Birçok eleman yetiştirdim, çoğu İstanbul’a büyükşehirlere gittiler, orada konfeksiyonlarda çalışıyorlar. Zaten şu anda da çırak bulmak mümkün değil. Kendi başımıza çalışıp ekmeğimizi kazanıyoruz. Eskiden takım elbise diktirmek moda idi klasik ve kaliteli takımlar insanların vazgeçilmeziydi. Tabi zamanla bu takım elbise dikme işi de yavaşladı. İnsanlar mağazalardan istedikleri şekilde takım elbiselerini alıyorlar ama yinede zevkine düşkün kişiler özel takım diktirmeye devam ediyor, bizde en güzel hizmeti elimden geldiği kadar sunuyoruz” dedi.

Terzilik adına kurs açılmasını ve mesleğin tekrar canlanmasını istediğini belirten Tire, “Terzilikte dikiş yüzüğü kullanan kişi kalmadı, el işi yapacak düğme dikecek kişi kalmadı. Terzilik adına bir kurs açılsa ve bizlerde eğitici eğitmen olarak başlarında bulunsak sanatımız ölmez. Artık terzilik mesleği bitiyor. İşçi eleman, kalfa, çırak yetişmiyor. Bütün münevver ve okumuş insanlar karşımızda prova yaparken esas duruşa alırdık biz, sanatımız kıymetli bir sanattır. Ama maalesef şimdikiler hazıra alışmış” diye konuştu. 

Yunus Daşdemir

Çocukken babasının düşmanları tarafından hazırlanıp eline verilen bombanın patlaması sonucu 12 yaşında iki gözü âmâ olan Hüseyin Eser (75), tarihi kapalı çarşıda 60 yıl önce açtığı ve lastik, iğne, tırnak makası ve çeşitli eşyalar sattığı tezgâhını gözleri görmeden işletiyor. Her gün 5 kilometre ötedeki evinden kendi kendine dolmuşa binerek kapalı çarşıya gelen Eser, senelerdir aynı yerde bulunan tezgâhını açıyor. Sabahtan akşama kadar iki gözü görmeden satış yapan Eser, müşterilerin sorduğu ürünleri dokunarak tanıyor, fiyatlarını söylüyor. Müşterilerin verdiği paraları yine dokunarak ona göre para üstü veriyor. Eser, kendini kandırmak için para yerine kağıt parçası vermek isteyenleri dokunarak hemen anlıyor. Gözleri görmemesine rağmen evinden tek başına gelip tezgahında satış yapan 75 yaşındaki Eser’i bütün çarşı esnafı tanıyıp çok seviyor. Müşterilerin yoğun olduğu zamanlarda esnaflar yardımına koşuyor. Hüseyin Eser, yaptığı işle herkesin takdirini kazanıp gençlere örnek oluyor.

60 yıldır çarşıda esnaflık yaptığını ifade eden Hüseyin Eser, “Tezgâhımda iğne, lastik, makara, tırnak makası ve çaşitli eşyalar satıyorum. Ellerim o kadar alıştı ki lastikleri ellerimle işaretlediğim yerde ölçüyorum. 5, 10 ve 20 liraları ayrı cebime koyuyorum. Dokunduğum zaman tanıyorum. Her gün dolmuşla gidip geliyorum. Yaptığım satışlar gününe göre ve çarşının yoğunluğuna göre değişiyor. Gözlerimi 12 yaşımda kaybettim. Babamın düşmanları, hazırladıkları, içinde taş dolu bombayı bana arkadaşımın eliyle verdirdi. Bombayı elime aldığım gibi patladı, içinden çıkan taşlar gözlerimi parçaladı. 12 yaşından itibaren görmüyorum” dedi.

35 yıldır çarşıda esnaflık yapan Mehmet Güler, “Hüseyin amcamız 60 yıldır burada satış yapıyor. Görmediği halde el alışkanlığıyla her şeyi tanıyor. Dokunarak bütün ürünlerin fiyatını bilir. Biz de Hüseyin amcamıza sıkıştığı zaman yardım ederiz” şeklinde konuştu. 

Burak Türker